1 Ağustos 2007 Çarşamba

Fırat ve Dicle'yi Özelleştir(ebil)mek!

Az buçuk ülke siyasetini takip edenler bilir. "Babalar gibi satan" ve "ülkeyi pazarlamakla mükellef" bir maliye bakanımız ve başbakanımız var. Partilerinin programlarında -ve daha önceki hükümetten miras kalan IMF anlaşmasında- özelleştirme yer alıyor. Zaten özelleştirdikçe de arkalarındaki destek (yurtdışı siyasi ve ekonomik çevreleri) giderek artıyor. Yurtiçinde ise biraz kakafoni hakim. Bazı kesimlerde şiddetle "vatan satılıyor" derken, diğerleri "boşu boşuna elde tutmaktansa satılsın" diyor, bi kısım bu anlaşmaları alkışlıyor vs.

Bilmeyen yok sanırım özelleştirme kısaca devlet malının özel sektöre transferidir. ABD gibi bazı devletler Irak'ta savaşan ordunun bile bir kısmını özelleştiren* bir anlayışa sahipken; komünizme yakın diğerleri var olan özel teşebbüsleri de devletleştiriyorlar. Kısaca birden çok anlayış, herkesin kendi doğrusu var. Sanırım bu sebepten ülkemizde de böyle bir tartışma sürüp gidiyor. Özelleştirme konusunda -aynı diğer önemli konularda olduğu gibi- bir planımız yok, nasıl olacağına karar vermemişiz.

Nasıl bir devletin çorap, iğne ve ampül üretmesi saçmaysa; uğruna savaşlar verilen ekonomik bağımsızlığın simgesi -ve ayrıca stratejik öneme sahip- bazı değerlerin de sırf "özelleşiyoruz baba" modunda elden çıkarılması da o kadar hatalı. İsim isim saymaya gerek yok enerji, bankacılık, telekomünikasyon vb. bir çok önemli sektörden -Türkiye standartlarında- dev şirketler özelleştirildi, özelleştiriliyor. Körü körüne özelleştirme karşıtı da değilim, iyi bir fiyata satıldıysa veya var olan dış borcun kapatılması gibi bir amaca hizmet ettiyse de durumu kabullenebilirim. Ama acaba gerçekten olan bu mu?

5 yıllık AKP iktidarında görülmemiş meblağlarda özelleştirmeler yapıldı. Dönüpte rakamlara bakmaya üşendim ama sadece 1 yılda 20 milyar $ civarı özelleştirme yapıldığını hatırlıyorum. Peki bu dönemde kamu dış borcu ne oldu? 85 milyar $'dan 87 milyar $'a çıktı. İtiraz etmek için ekonomist olmaya gerek yok. 5 yıl önce borcunuz fakat iyi kötü varlıklarınız varken, 5 yıl geçti en değerli varlıklarınızı sattınız borç -ufak da olsa- arttı. Bunu kimsenin kabul edebileceğini sanmıyorum. Eh hal böyleyken, AKP'nin 2. dönemde özelleştirmelerin hızını arttıracağını açıklamasına itirazla yaklaşanlar çok.

Zatan halihazırda satabilecek çok varlık kalmamışken (Bir iki banka ve 3-4 büyük kamu kuruluşu kaldı) ilginç haber Milliyet'te yayımlandı. Habere göre Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanım hakkı 49 yıllığına özel şirketlere kiralanacak. Şimdi bu haberi en ciddi AKP karşıtlarına anlattığım zaman "ahahaha hadi len" dediler, "bu kadar da olamaz". Malesef şaka değil hökümet ciddi ciddi bildiğiniz akarsuları özelleştirmeyi düşünüyor. Gerekçe de atıl su kaynakları, bunlar zaten akıyorlar boşa falan. 100 yıldır anlatılan Fırat akıyor Türkler bakıyor hikayesi...

Bakalım dünyada akarsular özelleşince neler olmuş:
Dünyada suyun özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesinin halklar üzerindeki olumsuz etkisi, her geçen gün daha fazla hissedilmekte ve hızla da artmaktadır. Örneğin, Bolivya’daki Cochomamba kentinde ve kamunun elinde bulunan su hizmetlerini 1999 yılında Hollandalı Bechtel şirketi satın aldı. Satış işleminden birkaç hafta sonra hiçbir yatırım ya da iyileştirme yapmaksızın su satış fiyatlarını %200 arttırdı ve halk su alamaz hale geldi. Şirketin su satış fiyatlarını indirmeyi reddetmesi üzerine halk isyan etti ve geniş çaplı protesto eylemleri Bechtel’i Bolivya’dan ayrılmaya mecbur etti. Kasım 2001’de Şirket Bolivya devletine karşı, WTO’nun Tahkim mekanizması olarak kullandığı Dünya Bankası’nın ICSID-Yatırım Uyuşmazlıklarının Uluslararası Çözüm Merkezinde 25 milyon $ tutarında bir tazminat davası açtı ve “bu tutarın, yatırım miktarının yanı sıra, şirketin kar beklentisini de içerdiğini de” açıkladı. Şirket davayı Bolivya ve Hollanda arasında imzalanmış olan bir İkili Yatırım Anlaşması (BIT)’na dayandırdı. Dava Dünya Bankasının kendisini tarafsız bir yargı merkezi gibi tanımlayan ICSID’da açıldı. Ancak Dünya Bankası Başkanları doğrudan ICSID tahkim panellerinin başkanlığını da yürütüyor. Coshomamba’daki kamusal su hizmetlerinin Bechtel’e devredilmesinde Dünya Bankasının zorlayıcı rolü dikkate alınırsa ICSID’ın hangi taraflı olduğu da ortaya çıkıyor. Nitekim ICSID’da bir yıldan daha fazla süren dava 2003 yılı başında Bechtel Şirketi lehine sonuçlandı, kel göründü ama bu Bolivya devletini tazminat ödemekten kurtaramadı ve Bolivya Halkı da Uluslararası Tahkim ile tanışmış oldu.
Bu da ikinci örnek:
Bir başka örnek ise Gana’dan, yıllarca siyanürle altın elde edilen ülkede temiz suya ulaşmak bir hayli zorlaşmışken, Dünya Bankası kredi anlaşması yapmak için Gana Hükümetine ülkedeki kent-su dağıtımının özelleştirmesini şart koştu. Hükümet ise bunu da halka reform diye yutturmaya çalışıyor. Bu reform programı suyun sunumu karlı olan şehir suyu ile karlı olmayan kırsal bölgeler ikiye ayrıldı. Şehirdeki suyun dağıtımı özel şirkete devredilecek, maliyetler tam olarak karşılana kadar su tarifeleri arttırılacak ve daha sonra su şirketinde çalışanların sayısı azaltılarak şirket karlı hale getirilecek.
Örnek daha bol. Su kadar değerli ve önemli bir konuda, susuzluk sıkıntısı bu kadar ciddi biçimde başgöstermişken, ülkenin başkentine 2 günde 1 su verilirken o ülkenin en büyük 2 akarsuyunu 49 yıllığına kiralamak nasıl bir şeydir? Düşünüyorum, anlayamıyorum. Haydi şu ana kadar ki özelleştirmeleri bir şekilde ekonomik sebeplerle açıkladık fakat akarsuyu özelleştirmek nedir ya?! Adı da değişsin Fortis Dicle veya ne bileyim Nestlé Fırat olsun. Her şeyi bankaları, şirketleri, akarsuları özelleştirdik diyelim sırada ne var? İşsizleri de özelleştirelim (!), malum onlar da boşta duruyorlar hiçbir şey atıl olmasın!.. Üzerine espri de yapsam espri kaldıramayacak kadar ciddi bir konu. Bakalım ne olacak?

Son not: Özelleştirmeden beklenen gelirin 3,1 milyar $, Akbank'ın 2007 yılı ilk 6 ayı net karının yaklaşık 1 milyar $ olduğunu söylersem "beklenen gelirin" ne kadar komik olduğu görülür sanırım: Akbank'ın 1.5 yıllık karına karşılık Fırat ve Dicle'nin 49 yıllığına kiralanması...

Alıntıların kaynağı: http://www.antimai.org/mkl/sy03ikkolcu.htm#_ftn1

* ABD ordusunun Irak'ta savaşan yiğitlerinin (!!) bir kısmı özel güvenlik şirketlerinin paralı çalışanlarından oluşmakta. Başarısızlıklarının sebebi biraz da bundan sanırım.

26 Temmuz 2007 Perşembe

Seçim Sonuçları Sürpriz Oldu mu?

Uzunca bi ara vermişim. Bakıyorum da yaklaşık 2 haftalık bir suskunluk. Bu 2 haftaya yine dünyalar sığdırdım. İnek sağma makinelerinin temizlik ve hijyeni üzerine fransızcadan türkçeye çeviri, taşınma, ufak bir Ankara kaçamağı ve seçimler! (En önemlisini de en sona bıraktım!)

Seçimlerin sonucu malum. Birçokları gibi ben de seçim akşamı tv başında biraz hayretle, biraz kızgınlıkla tablolara baktım. Üzerinden biraz bir süre geçince insan kendi kendine soruyor sonuçlar gerçekten de bu kadar şaşırtıcı mıydı? Son 5 yıldır, beğensek de beğenmesek de, bir şeyler yapar gibi olan AKP, her dediğine itiraz eden, tersini söyleyen CHP değil miydi? AKP'nin 10 icraatının 9'u tüylerimini diken diken ediyor, hatırladıkça sinirleniyorum. Fakat karşısında hiçbir şey önermeyen, sadece "öcü" diyerek korku yoluyla oy toplamaya çalışan rakipler...

Bu seçim döneminde TV'lerden, gazete ve internetten partileri takip etmeye çalıştım. CHP'nin ne vaat ettiğini bir türlü anlayamadım. Geçen 1-2 ayda aklımda kalan tek şey Bay-Kal'ın nüfus cüzdanını göstererek "hastanede bununla tedavi olunacak dediği" oldu. Oysa misal oyumu da verdiğim Baskın Oran'a bakalım. Herhalde söylediklerini toplasak, CHP'nin Bay-Kal'la girdiği son 4 seçimde söylediklerinin toplamından fazladır.


Tony Blair'in bir anısı var. Gençliğinde İşçi Parti için kapı kapı dolaşıp "Nükleer Silahlanmaya Hayır!" broşürü dağıtırken [Bu arada O da ne kadar değişmiş gençliğinden bu zamana :)], düşük gelirli bir muhitte bir kadın kapıyı açmış, Blair'i dinlemiş. Ok demiş, "Sen evdeki açları doyur, ben de senin nükleer silahlarını durduracağım." Bizde de hikaye böyle. CHP gecekondu mahallesine gidip "Türban, Başörtüsü, Laiklik!" diyor; AKP'li belediye düzenli kira yardımı, çuvalla kömür/bulgur/pirinç yardımı yapıyor. Allahaşkına bu kesimin oyunu kime vermesi bekleniyor. Eşi, kızı ve gelini türbanlı; evine doğru dürüst ekmek girmeyen adama "Laiklik elden gidiyor ağalar!" derseniz size gülüp geçerler!

Bir de aslını inkar ederek, sağdan adaylar göstererek, milliyetçi oylar için üslup sertleştirerek olmaz. Millet aslı varken çakmasına oy vermez. Nitekim de vermedi. Bu partilerin geçmişini bilmeyen birisi sadece son 3-4 aya bakarak DP ve CHP, hatta MHP'nin çok benzer şeyler söylediğini görebilir. Eh o zaman DP ve MHP gibi orjinalleri varken neden CHP'ye oy verilsin?

CHP ve diğer partiler, tabana inip en AKP'liler kadar çalışmadıkça, doğru dürüst politikalar üretmedikçe bu sonuç baki kalacak. Seçmen açıkça gösterdi ki, laf salatası yapıp, uçuk vaatler edenlere en "cahili" bile inanmıyor. Öyle olsa iş aş Mr. Baş çılgınlar gibi oy almaz mıydı? Veya sokakta mazot dağıtan Cem Uzan?

Kısa ama çok çarpıcı ve komik bir alıntı ile bitirelim. CHP -sanırım- Bingöl'e otobüs kaldırıyor ki seçmen oy kullansın. 6.000 kişiyi şimdi adını unuttuğum bir ilçeye götürüyorlar. Seçim yapılıyor, ilçede CHP'ye çıkan oy 4.500. Bundan daha acıklı bir durum olabilir mi?

13 Temmuz 2007 Cuma

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Hisseli Harikalar Kumpanyası -fazla da zengin olmayan- müzikal tarihimize altın harflerle yazılmış bir gösteri. Perdesini ilk kez 1979'da Şan Sinema'sında açan oyun 3 yılda 600'ü aşkın gösteri gerçekleştirmiş!* Kolay konusu, sağlam oyuncu kadrosu ve keyifli müziğiyle kısa sürede başarılı oldu ve uzun süre kapalı gişe oynadı.

Müziğini Melih Kibar, sözlerini de Çiğdem Talu'nun yazdığı müzikalin oyuncu kadrosu neden bu kadar başarılı olduğunu da açıklıyor zaten: Erol Sevgin: Erol Evgin, Süheyla Deniz: Nevra Serezli, Cafer: Mehmet Ali Erbil, Adalet: Adile Naşit, Emin: Turgut Boralı, Prenses Mehtap: Ayşen Gruda, Hüseyin Ağa: İlyas Salman, Hilda: Asuman Arsan, Çığırtkan: Kartal Kaan, Şebnem: Belkıs Dilligil, Hasan: Yüksel Gözen, Fidan: Ayten Erman, Hüsnü Bilekbüken: Çetin Başaran.

Biraz Türk filmi izlemiş herkesin aşina olduğu bu süper kadronun başarılı olmaması mucize olurdu. O da olmadı zaten. Benim çocukluğuma denk gelen 80 sonlarında sık sık TRT'de yayınlanırdı. Şu an hiç bir sözü melodisini hatırlamasanız bile -genlerinize yazılmış gibi- bir yerde çalındığını duysanız hemen eşlik edersiniz, o derece de neşe saçan 9 8'lik bir kumpanyadır! :)

Kumpanya 27 yıl sonra tekrar perdelerini açtı! Aslında isterdim ki yeni bir oyun yazılsın, orjinal hikayenin devamı olsun vs. Yeni bir şeyler yaratılsın, başarılı olmuş "garanti" oyunları tekrar tekrar sahneye koymayalım**. Fakat söz konusu Hisseli olunca buna da çok takılamadım açıkçası. Orjinal kadrodan Ayşen Gruda Prenses Mehtap'lıktan Adalet'liğe terfi etti. Kartal Kaan hala çığırıyor, Erol Sevgin de hala "kötü bir Erol Evgin kopyası" :) Cafer rolünde (Beynelmilel ve Hatırla Sevgili'den) Umur Kurt ve Barış Berker harika bir nikah memuru performansı çıkarıyor. Eskilerden Ayşen Gruda ve Erol Evgin harikalar. Özellikle Erol Evgin'e bunca sene haksızlık etmişim. Oldukça başarılı bir performans sergiledi.


Hisseli'yi defaatle Galatasaray Üniversitesi Müzikal Kulübünden, Işık Lisesi'nde, TV'den izledim, dinledim. Oyun "hımmm şunlar iyi, kötü" diye eleştiriyi aşmış bir oyun. Elbette zayıf performanslar veya bazı
eleştirilebilecek detaylar var fakat sırf Erol Sevgin'in "Ağrı Dağin Eteği" ve Etli Kuğular Baletası için ve hatta sırf müzikal tarihimize geçmiş bu oyunu sahnede bir kez daha canlı görmek için izlenir. Gösteri 19-20 Temmuzda Park Orman'da olacak. Ondan sonra da turneye çıkıyor. Ufak bi reklamla bitirelim, Bonus Card sahiplerine %20 indirim bile var!

Ek 1: Şuradan videoları izlenebilir.
Ek 2: Haldun Dormen'i de iş işten geçmeden gösterdiği vefa duygusundan dolayı ne kadar takdir etsem az. Genelde yaşarken değil kaybettikten sonra değeri hatırlanan oyuncuları, oyunları vakit geçmeden hatırlaması, onurlandırması; teşekkür konuşmasında biraz yardımla da olsa tek tek artık aramızda olmayan eserin yaratıcılarını anması çok ince bir davranıştı. Bunu her sahneye koyduğu oyunda yapması da o camiada en çok eksiği hissedilen vefa duygusundan, kendisinde en bol bulunduğunun kanıtı.
Ek 3: Label'ı Ayşe'den çaldım! :)

*Kaynak: Biletix.
**Şöyle bir bilgi/düzeltme geldi. Efenim aslında bu oyun çok tutunca bi devamı yapılmış, oynanmış fakat başarılı olmamış, tutmamış. Bilgi için Şiba'ya teşekkür edeyim. Ha bi de bu tutmuş garanti oyunlar/filmlerle ilgili şöyle bir haber var: Asmalı Konak'ın tekrar TV'ye döneceği konusunda çok ciddi dedikodular var. Adı da "Asmalı Konak 2" olacakmış. Çok az bi kadro değişikliğiyle yeni sezonda geri dönecekler deniyor. Bakalım görelim...

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Yeni Trend: Ukala Garsonlar

Hizmet sektöründe çalışmak oldukça zor bi şey. Üniversitenin kütüphanesinde part time çalıştığım 2 senede bunu net olarak tecrübe ettim. Genellikle sunulan hizmetten faydalanmak isteyen ‘tüketici’ her istediği hemen, sorunsuz ve güleryüzle hallolsun ister. Bu ister okulun kütüphanesi gibi bedavaya, okulun kendi öğrencileri aracılığıyla verilen bir hizmet olsun; ister boğazda pahalı bir lokantada bir akşam yemeği olsun değişmez... Eh hizmeti alan tarafın beklentileri bu kadar yüksek olunca hizmeti veren tarafın da yükü ister istemez artıyor.

Bununla birlikte gidilen yere göre hem garsonların profili hem de müşterilerin profili değişebiliyor. Mahalle arasındaki esnaf lokantasına gittiğinizde 2 taraf için de işler kolaydır. Ne müşterinin beklentisi yüksektir, ne de garsonlar çok kasar. Fakat bi parça iyi bi yere gittiğinizde işler 2 taraf için de zorlaşır. Benim için de zurnanın zırtladığı yer burası.

Son zamanlarda karşılaştığım bir garson tipi var. Bunlar iyi üniversitelerde öğrenci olup, iyi yerlerde oturup da eli yüzü düzgün café’lerde çalışıyolar. İyi de para kazanıyolar. Artık ağırlarına mı gidiyor garsonluk yapmak bilemeyeceğim ama ellerine geçen her fırsatta sizi iğneliyolar, ukalalık yapıyorlar. Misal ortalama istanbullu olarak sahile kahvaltıya gidelim dedik. Kastık erken kalktık ki deniz kenarında yer bulalım vs. İçeri girdik, “deniz kenarında yer var mı” dedik, garsonumuz yapmacık gülüşüyle (gözler çizgi olmuş) “Olsa, ben sizi oraya alırım heralde di mi!! Buraya oturun” dedi. Oldu canım! Öyle bir muamele ki sanki bir pazar öğleden sonra zorla misafirliğe geldik arkadaşa...

2 kişi kahvaltıya gelmişsiniz, sipariş veriyosunuz. 1’i ayrıca dev bi şey istemiş. Siz de menüden standart kahvaltılık istiyosunuz. Menüde 2 fiyat var. Einstein olmaya gerek yok biri tek porsiyon, diğeri çift porsiyon. Gelen çift porsiyon. Düzeltilsin istiyosunuz, hop sipariş alan garson geliyor sizi azarlıyor: “Neden söylemediniz sipariş verirken?” E diyorum “Tek kişiye çift porsiyon getirceğinizi düşünmedim, sipariş masaya gelir gelmez de düzelttim.” “Efendim o çift porsiyon değil, tek porsiyon. Menümüzdeki düşük fiyatlar yarım porsiyon!” Böylece bir yaşıma daha giriyorum, oluyorum 26. Garsona “adskjahdkasjhdkasj yarım porsiyon ne ya??!” demek istiyorum, demiyorum. Ağzımın tadı kaçmasın.

Oysa çoktan kaçtı bile. Pazar sabahı uykudan feragat edip, 9’da kalkarak kahvaltıya, keyife gidiyoruz bi dayak yemediğimiz kalıyor. Hesap istiyoruz 2 gelmesi gereken hesap 3 geliyor. Bakıyoruz kahvaltı çift yazılmış, düzeltilsin istiyoruz eksik düzeltiliyorr. Lanet ederek ödeyip kaçıyoruz. Ben kendi adıma uzunca bi süre Aşşk Kahve’nin önünden bile geçmemeye karar veriyorum vs.

Ukala garsonlar hadisesi sadece tek bir tecrübeye dayandırılarak karar verilmiş bi şey değil. Artık İstanbul’un ortalamanın biraz üstü semtlerinde azıcık eli yüzü düzgün bi yere giderseniz garsonların iğnelerine hedef olmamak için ayrıca dikkat etmek gerekiyor. Acaba makarnanın adını doğru mu telaffuz ettim, ya istediğim içki yemekle uymuyosa... Böyle parayla sıkıntı aldığınız sado - mazo bi durum var ortada.

Empati yapayım, öbür taraftan bakayım diyorum. Pazar sabahı 8’de kalkıp işe gidiyorsunuz, sürekli sızlananlar “yumurtam kayısı değil, çayım soğumuş, deniz kenarında yer yok mu? Şu yok mu bu yok mu?..” Hakikaten zor olsa gerek. Fakat hizmet sektörünün zorluğu da burada değil mi zaten? Bana yine de gelene gidene ukalalık taslamak için yeterli gelmiyor bunlar...

6 Temmuz 2007 Cuma

Emniyet Kemeri

Didaktik bir post'la karşınızdayız. Özellikle Barış’ın ölümüyle bu konunun altını kalın çizgilerle çekmek gereğini tekrar hissettim. Trafikte –özellikle Türkiye’de- sizin ne kadar iyi bir sürücü olduğunuz değil; o esnada etrafınızdaki şoförlerin ne kadar iyi oldukları önemli. Aslında bir nevi şansına tek parçayız da denebilir.

Türkiye’de her gün onlarca ölümlü kaza oluyor. İstatistikler bir yerde mutlaka yayınlanıyodur fakat içim kaldırmıyo, hem konumuz da bu değil. Eminim bu kazaların büyük bir kısmı çok ufak detaylara dikkat ederek önlenebilir. Uzun yola çıkmadan arabayı kontrol ettirmek, uykusuz olmamak; şehir içinde kurallara dikkat etmek vs. En önemlisi de gerek şehir içi gerekse şehir dışında emniyet kemeri takmak, takmayanı da zorlamak.

Özellikle insanımız kısa mesafede emniyet kemeri takmayı zulüm olarak görüyor. Sanki kısa mesafede kaza yapınca başa kötü bi şey gelmiyor gibi!.. Taksiler de buna iyi bi örnektir. Taksicimiz kemer takmayı kendine hakaret saydığından ya laf eder taktırmaz ya da ön koltuktan kemer yuvasını çıkarmıştır, isteseniz de takamazsınız… Oysa şuradan kemersiz bi sürücünün başına gelenleri seyredebilirsiniz. Kemer taksa çok daha ucuz kurtulmayacak mıydı?

Canını sokakta bulan oldu mu bilmiyorum, bulmayanlar lütfen 100 mt için bile olsa kemerini taksın. — Böyle spekülasyonlardan nefret ederim ama - Belki Barış ve yanındakiler kemerini takmış olsa bugün durum daha farklı olabilirdi.



5 Temmuz 2007 Perşembe

Barış Akarsu ve Bir Seviyesizliğin Anatomisi

Aslında bugün tamamen farklı bi şey yazacaktım fakat tam yatmadan acı haber ve buna bağlı olarak tahammül edilemez rezillikler dizisi geldi. Bir konu değişikliği farz oldu. Barış Akarsu’yu malesef kaybettik, tüm sevenlerinin başı sağ olsun. Sabıkalı bir kavşak, -jandarma raporuna göre- bağlanmamış emniyet kemerleri, hızla gelen bir kamyon ve 3 ölü...

Neyse konumuz bu değil. Konumuz medyamızın Barış hastaneye ilk yatırıldığından beri tavrı. Barış’ın bir “Seda Sayan – Nihat bilmemne” kadar rating getirmeyeceğini düşündükleri için olayı “üzücü kaza” başlıklarıya ilk sayfalara taşıdılar, fakat çok da “şokşokşok, flaşflaşflaş” yapmadan. Fakat internet sitesinden görüldüğü üzere Barış’ın tahmin edilenden fazla seveni vardı ve bu “üzücü haber” günün en çok okunan haberi oldu. Eh rezalet de o zaman başladı zaten ve Barış haberleri ve fotoğrafları gerek internet sayfasının gerekse normal baskının en önemli yerlerine taşınmaya başladı.

Gün geçtikçe de seviyesizliklerini arttırdılar. İlk önce doktorundan herhangi yeni bir açıklama gelmemesine rağmen haberi ve resmini yenileyerek sanki yeni bir açıklama varmış hissi yarattılar. Sonra saçma sapan Yalancı Yarim’den unutulmaz kareler için tıklayınız”, “acılı bekleyişten fotoğraflar”, “Barış’ın son fotoğrafları falan gibi nerde çekildiği belli olmayan konser görüntüleri vs. Sokakta, hastane bahçesinde sıkıntıyla bekleyen, ağlayan insanların haber değeri taşımayan fotoğraflarını yayınladılar.

Bundan birkaç gün önce doktoru ilk umut kırıcı açıklamayı yaptıktan sonra Yalancı Yarim’den rol arkadaşı Merve Sevi ve Barış’ın 4 hayranı baygınlık geçirdiler. Hürriyet ve Milliyet’in bugünkü internet sitelerini okursanız bu yukarıdaki baygınlık haberini aynı cümleyle doktorlar acı haberi verdikten sonra (...) baygınlık geçirdiler diye görebilirsiniz. Diğer 4 hayranını bilemiyorum fakat Merve Sevi dün gece rezil magazin programlarının biri tarafından arandı ve İstanbul’da olduğunu ve yarın Bodrum’a gideceğini söyledi. Amaç belli duyguları sömürelim, vıcık vıcık vıcık.

Gelinen noktada Hürriyet ve Milliyet yazılı basın adına seviyenin düşebileceği en dip noktadalar. Bundan daha aşağıya düşebileceklerini sanmıyorum diye düşünürken bir de Barış’ın hastane odasında can çekişirken çekilmiş fotoğrafları geldi. Hürriyet mal bulmuş mağribi gibi fotoğraflara atladı ve kocaman, kırmızı "DHA*" logosu basarak fotoğrafları yayınladı. Bu fotoğrafların yayınlanmasının hemen üzerine acı haber gelince de inanılmaz bir tepki oluştu. Benzer bi terbiyesizliği Fox Tv’de T.C yasalarına göre suç oluşturmayacak bi biçimde niteleyemediğim programı “Bizden Kaçmaz” ile yaptı. Bu fotoğrafları ekşi sözlük ve bilimum interntet sitesinde görebilirsiniz fakat Hürriyet, Milliyet ve internet sitelerinde göremezsiniz. Zira Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı ve hastane yönetiminin soruşturma açmaları üzerine tırstılar, “fotoğrafları içeren cd bizim yayın arabasının içerisine bırakıldı” dediler. Hatta şu an internet sitelerinde bunu yapanı ayıplıyolar!

Peki biz yedik mi? Hadi hakikaten fotoğraflar size dediğiniz gibi ulaştı. Acaba dev “DHA” logosunu da çeken arkadaş mı eklemişti fotolara. Ne düşünceli adammış yahu, fotoğrafları çekiyor nasılsa Doğan Grubu fotoğrafları yayınlar ben bir de logolarını ekliyeyim diyor. Siz de “aaa bu cd ne” derken yanlışkla klavyeye kahve dökülüyor, ay dur sileyim derken eliniz “ctrl v” yapıyor aaaa noluyo derken bir de enter’a basıyorsunuz bir bakmışız sitenizde “şok fotoğraflar” yayınlanmış. Hakikaten insanları bu kadar salak mı zannediyolar??!

Genellikle insanları beğenilerim yönünde bir şeyi topluca boykota veya almaya davet etmem, edenlere de hoş gözle bakmıyorum açıkçası. Ama dün gece ilk kez camı açıp Hürriyet, Milliyet almayın; Fox Tv, Star Tv izlemeyin diye bağırmak içimden geldi. Toptan karşı olduğum RTÜK’ün internet sayfasına girip şikayet mektubu bıraktım. Çünkü artık bu seviyesizliğe karşı elimden başka bir şey gelmiyor. Ölümden, ölüden bile rating sağlama, internet sayfasına ‘hit’ çıkarma çabanız gerçekten en sağlam mideyi bile bulandırıyor. Siz ve sizin gibiler yüzünden bu ülkede “medya” hakettiği saygınlığa asla kavuşamayacak.

Barış’ın ailesi ve sevenlerinin başı sağ olsun. Çok düzgün bir adamı kaybettik. Seviyenin dip noktaları sizinle devam edeceğiz!

Ek: Hürriyet tam olarak şöyle demiş:

"CD’deki fotoğrafların sırrı
BODRUM’da geçirdiği trafik kazasının ardından tedavi altına alındığı hastanede dün akşam hayata gözlerini yuman Barış Akarsu’nun dün ilk kez yoğun bakımdaki fotoğrafları ortaya çıktı. Kaza gününden beri Özel Bodrum Hastanesi’nin bahçesinden yayın yapan DHA’nın canlı yayın aracına kimliği bilinmeyen bir kişi zarf içinde CD bıraktı. CD’den Barış Akarsu’nun yoğun bakım ünitesinde çekilen fotoğrafları çıktı. Fotoğrafların 1 Temmuz Pazar günü çekildiği belirtilirken kim veya kimler tarafından çekildiği ise tespit edilemedi. Fotoğrafların bırakılmasından 3 saat sonra ise Barış yaşam savaşını kaybetti.

Genç sanatçıyı yoğun bakım ünitesinde gösteren fotoğrafların bazı internet siteleri ile televizyonlarda yayınlanması üzerine Bodrum Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatı ile inceleme başlatıldı. Hastaneye gelen jandarma olay yeri inceleme ekipleri, Barış Akarsu’nun tedavi gördüğü odadan parmak izi aldılar. Hastane Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Abdullah Servet de, "Savcı ile bu işin peşini bırakmayacağız" dedi."
Hemen bir kanıt sunuyoruz. Şu linkten bahsettiğim DHA logolu resmi sol alt köşeden görebilirsiniz (Yüreğiniz el verirse). Dün Hürriyet'te bu resimden (her açıdan) 5 - 6 adet mevcuttu. Sonra dediğim gibi tırstılar.
* Doğan Haber Ajansı'nın kısaltması.

3 Temmuz 2007 Salı

Balcon

Ortalama bir İstanbullu boğazda haftasonu kahvaltı yapmadan belirli bir süre geçirirse agresifleşebiliyor. Eh hergün deniz, boğaz gören İstanbullular için bile hal böyleyken, taa Ankara’dan anne babanız gelmişse, aileyi toplayıp cümbür cemaat boğaza “brunch’a” gitmemek “sizi sevmiyorum” demek gibi bi şey. Eh onları canım kadar sevdiğime göre boğaz yolunu tuttuk...

Son 7 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Bunun 6’sı Ortaköy sahilinde oturarak geçti. Buraya geldiğimden beridir boğaz sahilinde açılan yeni mekan sayısı Türkiye’nin herhangi bir sektöründeki büyümeyi 3’e katlayacak düzeyde. Bu yeni mekanlardan en yenisi de Balcon. Kuruçeşme’deki Macrocenter’in denize bakan tarafında, Aşşk Kahve’nin hemen arkasında konumlanmış. Café’nin işletmecileri aynı zamanda Planet Health Club & SPA’yı da işletiyorlar. Mekana adını veren güzel bir balkon ve harika bir boğaz manzarası var. Balcon’un girişi çok ferah ve şık. Deve bayıltan sıcaklarına rağmen boğazın da etkisiyle tatlı bir serinlik ve bu serinliğe eşlik eden bir esinti var.

Balcon’un "side dish"'leri oldukça leziz. Kahvaltıya gitmemize rağmen denemeden edemedik. Hepsinin fiyatı sabit, 6 ytl. Hardallı patates salatası, fırında patates ve karamelize sebzeler enfesti! (Ayrıca Buğday salatası, yabani pirinç pilavı ve sote ıspanak kökü gibi oldukça vaatkar isimlere sahip side dish'ler de var!) Kahvaltılık olarak light kahvaltı tabağından, sucuklu yumurtaya; light füme hindi göğsü tostundan, müsliye envai çeşit kahvalı seçeneği mevcut. Çekirdek aile olarak 4’ümüz de farklı bir şey seçip birbirimizin yemeklerini tırtıkladık :) Genel olarak yemek komposizyonları özenle hazırlanmış. Olanca açlığımıza rağmen yemeden durup bi renklere baktık. 3500 derecelik İstanbul sıcağının da etkisiyle yemeklerle birlikte söylediğimiz limonata ve portakal suyu çok güzel, ev yapımı vişne suyu ise bir şaheserdi!

Her şey güllük gülistanlık değil tabi... Extra-minimal olarak niteleyebileceğim (elimin ayası kadar) menemen boydan, frankfurter sosislisi de ekmeğinin mikrodalgada ısıtılmış olarak getirilmesinden dolayı (2dk da ekmek kaskatı oldu) tepki topladı. Ayrıca yandaki mekanın havalandırma gürültüsü korkunç. Bütün huzur ortamını bozuyor. Fiyat/performans açısından da o kadar başarılı değil. Yumurta menüsü 7-9, tostlar 7-10, sandviçler 12-20 ytl. Soğuk içecekler 6, çay da 4 ytl (yuh!). Not vermem gerekirse 5 üzerinden 3,43 verirdim [o kadar da netim! :)]

Balcon kesinlikle tekrar ziyareti hakediyor. Zira mayıs ayında güzide İstanbul dergisi editörleri mekana öğle yemeği için uğramış ve oldukça memnun ayrılmışlardı. Fakat bu -kahvaltı- performansıyla daha çok Aşşk Kahve’ye gelip de yer bulamayanlara ve de spor salonundan çıkan kendi müşterilerine hitap eder gibi geliyor.