15 Haziran 2009 Pazartesi

Terminator Salvation!

Tek kelimede özetlemek gerekirse, yazık. Terminator serisi bir felsefesi, 'robot vs insan' üzerine söylecek bir çift sözü olan bir seriydi. Siz bunu alıp Robocop derinliğinde bir film yaparsanız; senaryonun her yeri mantıksızlıktan dökülen bir hale sokarsanız insanlar isyan ederler.

Filmde o kadar çok saçmalık var ki imdb'nin hataları dizdikleri sayfalarına sığmaz. Filmle ilgili, senaryodaki mallıklarla ilgili tonlarca hatayı ekşi sözlük'teki yorumlardan ve sinemaestro'da Bilge Çınar'ın yazısından okuyabilirsiniz. Daha da üzerine eklenecek bir sözüm yok.

Lakin filmin bir mesajı var. En sonunda dillendirmişler. Oraya gelmeden, seriyi kült yapan şeyin filmin ve aksiyonun arkasındaki tüm o robot vs insan felsefesiydi. Bunu çıkardığınız zaman seri zaten hemen Robocop'a veya atv'de gece 22'den sonra yayınlanan dandirikten Amerikan Bilim Kurgu filmlerine bağlıyor.

Şimdi 1984'te ve 1993'te muhteşem 2 film çekmişsiniz, zaman yolculuğu ve insan vs robot üzerine güzel laflar sölemişsiniz. 2000'deki ufak kazayı (Terminator 3: Rise of the Machines) affettik diyelim. Sizin üzerinize aynı konuları işleyen Matrix üçlemesi çekilmiş, Battlestar Galactica gibi (insan vs robot) bir şaheser 5 yıl tv'de dizi olarak yayınlanmış, Bence çok iyi olan, Terminator Sarah Connor Chronicles yayınlanmış vs...

Siz de bunların üzerine bir film yapmışsınız. Yıl 2009. Filmin ana fikri: İnsanlarla makineleri ayıran en önemli özellik insanların kalbidir (Our heart that's what makes us human" dedi filmde yanılmıyorsam). Yek yeaa! İyi ki söyledin...

İşte bunu, bu sığlığı bu basitliği asla kabul edemem ben. Bu ilkokul 2 düzeyindeki ana fikire nasıl yapımcılar 200 mio USD yatırır, senaryoyu kimse mi okumaz... Eğer bu yapımcı yönetmen, senarist topunu değiştirmezse 5. filmde ya kara para aklıyordur ya da ileri derecede mal bir arkadaş.

Gidin sinemada görün. Sonra okuduğunuz yorumların büyük bir kısmının doğru olduğunu göreceksiniz.

4/10.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Cumhurbaşkanlığı Makamı, Kayıp Tril'ler ve Dokunulmazlık

Yaşım 27. Ömrüm yeter de dokunulmazlık konusunun halledildiğini görür müyüm? Emin değilim. Banka soyup milletvekili olunabilen curcuna bir ülke burası. Milletvekilini bu kadar yüksek bir yere koyan başka bir ülke var mıdır acaba?

Siyaset meydanı izliyorum bi 3-5 yıl önce. Mehmet Gül hararetli bir tartışmanın ortasında bir katılımcıya "Milletvekiliyle konuşuyorsun, haddini bil!!!" demişti (Ki katılımcı adam saygısızlık yapmıyordu, itirazını dile getiriyordu).

Milletvekillerinin artık kürsü harici dokunulmazlığı olmamalı. Sırf bu dokunulmazlık yüzünden az daha Cem Uzan adlı bir siyasetçimiz olacaktı. Resmen böyle bir proje direkten döndü!


Cumhurbaşkanının dokunulmazlığı tamamen ayrı bir muamma. Bazısı var der, bazısı yok, düzenleme varmış, oymuş buymuş. Bu konuya bir ben mi takılıyorum çok merak ediyorum: Cumhurbaşkanlığı öyle bir makam ki oraya getirilen kişinin dokunulmazlığa ihtiyacı olmaması gerekiyor. Eğer bir şekilde yargılanması durumu varsa, bence yargılansın derim. Devletin başı, protokolün 1 numarası.

Burada 'de facto' bir durumdan bahsediyoruz. Basit suçlara karşı dokunulmazlıkla korunan bir devlet başkanı olur mu? Olursa o devlete ne denir?

24 Mayıs 2009 Pazar

İfrit Olduğum Reklamlar Vol 1: Zihni Göktay'lı Bosch Reklamı

Bu aralar reklamlara takmış durumdayım. Çok genel geçer, köşedeki Fetullah'çı bakkalımın bile bildiği bir laf var: "Reklamın iyisi kötüsü olmaz." Herhalde insanlık tarihine geçmiş en yanlış laflardan birisidir bu. Sürekli küfrettiğim bir reklam o ürünle ilgili bende satın alma/kullanma isteği yaratmıyorsa başarısızdır.

Neyse amaç marketing dersi değil. Beni ifrit eden reklamların açılışı Zihni Göktay'ın en son Bosch reklamıyla olacak. Önce reklamı izleyelim bir zahmet:



Gaf 1: Kadın: Baba inanamıyorum sana, bu yaşta teknolojiyi takip ediyosun.

Bu nasıl bir laf şimdi? İnsan babasına böyle bir laf eder mi? Oldu olacak
"Baba inanamıyorum sana, bir ayağın çukurda hala teknolojiyi takip ediyosun." diyiversin!

Gaf 2:

Baba:
Ötekisi Elektrik İdaresi'ne çalışıyordu evladım, bu yenisi kıl, tüy ve yün...
Kadın: Ya baba Elektrik İdaresi diye bir şey mi kaldı... O geçen asırdı!..

Şimdi benim kızım olcak, ben gelcem dede olma yaşına bana böyle bir laf edicek... O yeni buzdolabının kapağını söker, kızın kafasında parçalarım. "Sen kimsin lan dürrük!" derim...

Oysa baba çok kibar, yeni nesillere örnek olmak rerererörör diyor ve reklam bitiyor.

Bu reklamı 100 kez falan izledim. Her seferinde bende aynı hissi uyandırıyor. Bu reklamın metin yazarının muhtelemelen hiç bu modelde bir dedesi olmamış. Kibrit çöplerini atmayan, tutumlu ve dikkatli. Veya tam tersine küçükken babasından/dedesinden şiddet görmüş. Zira biz bi buzdolabı yaptık ve bu enerji tasarrufu yapıyor demenin yolu bu olmamalı.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Pizza Lui

Mahallemizin yeni bir adet pizzacısı var, Pizza Lui. Büyükdere caddesinden Etiler sapağına girip 250 mt kadar ilerideki Migros'un sokağına dönüp, sokağın sonuna kadar azmederseniz orada sessiz ve iddiasız bir şekilde ikamet ediyor.

Dükkan oldukça ufak; 5 masası ve aynı anda 20 kişiyi ağırlama olanağı var. Daha fazlasını da istemiyorlar zira işletmecisi asıl amaçlarının paket servise odaklanmak olduğunu söylüyor.Masaların üzerinde hiçbir şey yok, dolukça minimal ve sade, müzik güzel içerideki pizza kokusu harika. İçeriye girince her türlü detayın dikkatlice düşünüldüğü görülüyor. Sadece pizzanın tadı kaybolmasın diye paket servis için özel tasarlanmış kutular yaptırılmış.

İşletmecisi kalkmış İtalya'ya kadar gitmiş, orada bir pizza ustasından hamurun tarifini ve Türkiye'deki marka haklarını satın almış. Kendisi amacını "doymak için değil, lezzet için pizza yemek" ve "müşteri değil mürit yaratmak" olarak özetliyor.

İncecik pizzasını yedikten sonra ' Lui Dolce Nutella' adlı muhteşem tatlısını (evet Nutella'dan yapılıyor) da mutlaka yemek gerek! Menüde pizzanın yanı sıra 3-4 çeşit makarna, salata ve içecekler de mevcut.

Çok başarılı bir internet sitesini şuradan ziyaret edilebilir. Bu dakikadan sonra civarında tüm pizzacıların birer şubesi olsa da başka bir yerden sipariş vermeyi düşünmüyorum.

28 Ekim 2008 Salı

14 Yaşında Bir Kıza Tecavüz Edip Ceza Almadığın Bi' Yer Var Mı Bildiğin?

Kimsenin beklemediği oldu. Kanıt belli, suçlu neredeyse suç üstünde yakalanmış dava açılmış her şey yerli yerinde. Bir sofu, din üstadı; herkese hergün köşesinden ahlak, erdem ve din dersi veren pamuk dede, kar beyazı... Bu amca 14 yaşında bir çocuğa tecavüz ediyor. Böyle durumlar için bir tabir var, şu an aklıma gelmiyor, ama biraz O.J Simpson gibi. Her türlü kanıt, tanık durum sizin aleyhinize. Ve siz tahliye edilebiliyorusunuz! (Bilmeyenler için kısa not: O.J Simpson'ın elbiselerinin üzerinde öldürdüğünü iddia ettiği sevgilisi ve erkek arkadaşının kanı bulunmuştu.) Hüseyin Üzmez'in tahliyesi da en az O.J Simpson vakası kadar inanılmaz!

Tahliyenin dayandırıldığı nokta da mağdurenin "beden ve ruh sağlığının bozulmadığına" işaret eden Adli Tıp Raporu. Bu tıp raporu bana harika bir lafı hatırlattı: hani şu karıncaya bir şey yapıp da belini incitmediğimiz! Atalarımız gerçekten biliyor ne diyeceğini...

Mideniz kaldırıyorsa, şuradan H. Üzmez'in saçmalamalarını okuyabilirsiniz. Kendisi tahliyeden sonra şunu demiş kelimesine dokunmadan:
Demek ki takdiri ilahi buymuş. Aileden şikayetçi olmayacağım, onlara karşı herhangi bir kırgınlığım yok. Aileyle aynı şekil ve samimiyette görüşmeye devam edeceğim. Benim düşmanım şeytan, benim düşmanım nefsim. En çok kendi nefsime ve şeytana kırgınım. Kime kırgın olayım?
Ben ömrümde böyle yüzsüzlük görmedim! Adam bariz biçimde nefsim hakim olamadım nefsime kırgınım diyor ve tahliye olabiliyor. Tahliye olurken genelde yüzünü kapayıp koşa koşa kaçanların aksine gülen yüzü ve karısıyla kameralar karşısında veciz laflarını diziyor...

Bunları okuyup kızanlar, Hürriyet'e Milliyet'e yorum yazanlar, midesi bulananlar. Bu ülke sizin ülkeniz değil, bu ülke kendinin yarı yaşında (15 yaş) "kız alan" Cumhurbaşkanı'nın, kendinden tam 64 yaş küçük çocuğu taciz edenlerin; kendisine "dindar" imajı yapan herkesin her türlü boku yiyebildiği ve elini kolunu sallayarak, yaptıkları yanına kar kalarak gezinebilen insanların ülkesi artık!

Devlet ise, hamdolsun, milletin, çocukların gelişimi olumsuz etkileniyor diye internet sitesi kapatıyor... Oysa vereceksin 78 yaşında dedeye. Ne güzel taciz edecek, nur gibi yüzüyle...

2 Ekim 2008 Perşembe

33 Yıl Önce 33 Yıl Sonra

Birkaç vakit önce polemik konusu oldu. Bundan tam 33 yıl önce TRT'de Aşk-ı Memnu yayınlanmış. Müjde Ar parlamış, 6 bölümlük bu mini dizi o zaman olay olmuş. Şimdi gümbür gümbür reklamını yaparak Kanal D'de yeniden çekmişler, yayınlamakta utanmıyorlar. Türk dizileri hakkında ne düşündüğüm malum. Şurada da belirtmişim zaten. TRT ne yaptı, ''bizde pastadan pay alabilir miyiz acaba'' diye düşünerek 6 bölümlük dizinin bir özetini verdiler, öpüşme sahnelerini keserek!

Bundan 30, 40 yıl önce çekilen filmlere bakın, anne babalara bir sorun. Bugüne oranla çok daha bol öpüşme sahneleri, kısa etekler çok daha az baskılı rahat bir ülke. Git gide dini (dindar adına ne diyorsanız) bakımdan daha baskıcı, giderek geriye giden bir ülkede yaşıyoruz ve bir 33 yıl sonra ne olacağı hakkında düşünceler hiç de ''ak'' değil. Reklamlarda oynayan annelerin omuzlarını photoshop'la giydirmeler, mayo reklamlarını panodan indirmeler bitmez bir tahammülsüzlük...

Ekşi Sözlük'te uzun süredir devam eden gerzek bir muhabbet var. ''Aaaa bugün de şeriat gelmedi''. Bu hıyar yaklaşım ancak bu tip geriye gitmelerin bir süreç sonunda uzun bir zamanda olduğunu bilmeyen kişilerin saçmalaması bir şey değil. Aynı arkadaşlar herhalde evrim için de ''eve maymun aldım bekledim, evrilmedi'' diye (!) düşünüyorlar.

Persepolis yayınlandığı zaman insanlar ''amaaan bizde olmaz, şu izin vermez bu izin vermez'' gibi yorumlar yapmıştı. Oysa gidişat bağıra bağıra olmasa da yavaş yavaş o tarafa doğru.

Bonus olarak TRT'nin yayın akışı. Sanırsın Kanal 7...

16:05 gönlümüzde yaşayan peygamber
16:40 islam-inanç imparatorluğu "islam-empire of faith"
17:40 ramazan sevinci
.....
01:30 semavi duyuşlar
02:30 gönlümüzde yaşayan peygamber
03:00 sahur zamanı
05:30 mukabele

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Zamansız Veda ve Davetsiz Misafir

Bazı olaylar var ki insanı kader kavramı üzerine ciddi ciddi düşünmeye itiyor. 1 ay arayla önce sevdiceğimin 18 yaşındaki artık kardeşi gibi olmuş kedisi; daha sonra da benim kedim kedi cennetine taşınmaya karar verdiler. Sahip olmuş olduğum tüm ev arkadaşlarımdan çok daha ''insan'' olan birini kaybetmek, hayatının neredeyse 1/4'ünü ameliyattı, ilaçtı tedaviydi gibi kıl tüy şeylerle geçirmiş bir tek kez sızlanmamış, tırmalamamış, çirkinleşmemiş; dellenip 5. kattan atlamış, ufacık bünyesine türlü maceralar sığdırmış bir dostu bir daha göremeyecek olmak tarifsiz bir acı.

Daha şimdiden ''aynısından al, adını da aynısını koy'' gibi dahiyane öneriler geliyor. Evcil hayvanı vazo seviyesine indiren bu anlayış malesef oldukça yaygın ve evinde hayvan besleyen birinden bunu duymak insanı oldukça şaşırtıyor. Zira hiçbir hayvan birbiriyle aynı değil, hepsinin ayrı birer kişiliği var. Geriye dönüp düşünüyorum da bazı ev arkadaşlarımdan çok daha derdini anlatabilen, çok daha derli toplu muhteşem bir şeydi...

Tam bu anda tam tipindeki hamşoluğa uygun bir hikayeyle ''uzaylı görmüş köylü'' formatında biri girdi hayatıma. Kendisi evden çıkıp İkea'ya gidip, başka hiçbir yere uğramadan eve dönen komşumun bagajında apartmanın arkasına iltica etmiş dünyanın en korkak kedisi. 1 ayı geçkindir mama verdiğimiz bu ufaklık artık beni görünce koşa koşa kaçmıyor ama mesafesini koruyor. Kapıyı açık bırakınca korkak korkak eve giriyor yatağa çıkıp uyuyor ama en ufak ''tık'' sesinde zıplayarak kaçıyor. 






Gel zaman git zaman belki bu ufak bana alışacak, eve girdiği gibi seviderecek de... Yine de insan gerçekten hiç beklemediği bir anda dostunu kaybedince gerçekten bir daha eve bir kedi alma konusunda 1000 kere düşünüyor. Zira bu afacanlar iyiyken onlardan iyisi yok, onlardan tatlısı yok. Ama başlarına bir şey geldiğinde çok acı veriyorlar. Neticesinde ne demek istediğini hem çok iyi anlatıyorlar ama bir bakıma da konuşamadıklarından ister istemez çok aciz kalıyorlar. Sıkıntısını çözemediğiniz yavrucak göz göre önünüzde eriyip gidiyor...

Ne diyelim uzun ömürlü kediler, köpekler, kuzular vb. Gerçekten kimse böyle bir acı çekmesin...