22 Kasım 2008 Cumartesi

Pizza Lui

Mahallemizin yeni bir adet pizzacısı var, Pizza Lui. Büyükdere caddesinden Etiler sapağına girip 250 mt kadar ilerideki Migros'un sokağına dönüp, sokağın sonuna kadar azmederseniz orada sessiz ve iddiasız bir şekilde ikamet ediyor.

Dükkan oldukça ufak; 5 masası ve aynı anda 20 kişiyi ağırlama olanağı var. Daha fazlasını da istemiyorlar zira işletmecisi asıl amaçlarının paket servise odaklanmak olduğunu söylüyor.Masaların üzerinde hiçbir şey yok, dolukça minimal ve sade, müzik güzel içerideki pizza kokusu harika. İçeriye girince her türlü detayın dikkatlice düşünüldüğü görülüyor. Sadece pizzanın tadı kaybolmasın diye paket servis için özel tasarlanmış kutular yaptırılmış.

İşletmecisi kalkmış İtalya'ya kadar gitmiş, orada bir pizza ustasından hamurun tarifini ve Türkiye'deki marka haklarını satın almış. Kendisi amacını "doymak için değil, lezzet için pizza yemek" ve "müşteri değil mürit yaratmak" olarak özetliyor.

İncecik pizzasını yedikten sonra ' Lui Dolce Nutella' adlı muhteşem tatlısını (evet Nutella'dan yapılıyor) da mutlaka yemek gerek! Menüde pizzanın yanı sıra 3-4 çeşit makarna, salata ve içecekler de mevcut.

Çok başarılı bir internet sitesini şuradan ziyaret edilebilir. Bu dakikadan sonra civarında tüm pizzacıların birer şubesi olsa da başka bir yerden sipariş vermeyi düşünmüyorum.

28 Ekim 2008 Salı

14 Yaşında Bir Kıza Tecavüz Edip Ceza Almadığın Bi' Yer Var Mı Bildiğin?

Kimsenin beklemediği oldu. Kanıt belli, suçlu neredeyse suç üstünde yakalanmış dava açılmış her şey yerli yerinde. Bir sofu, din üstadı; herkese hergün köşesinden ahlak, erdem ve din dersi veren pamuk dede, kar beyazı... Bu amca 14 yaşında bir çocuğa tecavüz ediyor. Böyle durumlar için bir tabir var, şu an aklıma gelmiyor, ama biraz O.J Simpson gibi. Her türlü kanıt, tanık durum sizin aleyhinize. Ve siz tahliye edilebiliyorusunuz! (Bilmeyenler için kısa not: O.J Simpson'ın elbiselerinin üzerinde öldürdüğünü iddia ettiği sevgilisi ve erkek arkadaşının kanı bulunmuştu.) Hüseyin Üzmez'in tahliyesi da en az O.J Simpson vakası kadar inanılmaz!

Tahliyenin dayandırıldığı nokta da mağdurenin "beden ve ruh sağlığının bozulmadığına" işaret eden Adli Tıp Raporu. Bu tıp raporu bana harika bir lafı hatırlattı: hani şu karıncaya bir şey yapıp da belini incitmediğimiz! Atalarımız gerçekten biliyor ne diyeceğini...

Mideniz kaldırıyorsa, şuradan H. Üzmez'in saçmalamalarını okuyabilirsiniz. Kendisi tahliyeden sonra şunu demiş kelimesine dokunmadan:
Demek ki takdiri ilahi buymuş. Aileden şikayetçi olmayacağım, onlara karşı herhangi bir kırgınlığım yok. Aileyle aynı şekil ve samimiyette görüşmeye devam edeceğim. Benim düşmanım şeytan, benim düşmanım nefsim. En çok kendi nefsime ve şeytana kırgınım. Kime kırgın olayım?
Ben ömrümde böyle yüzsüzlük görmedim! Adam bariz biçimde nefsim hakim olamadım nefsime kırgınım diyor ve tahliye olabiliyor. Tahliye olurken genelde yüzünü kapayıp koşa koşa kaçanların aksine gülen yüzü ve karısıyla kameralar karşısında veciz laflarını diziyor...

Bunları okuyup kızanlar, Hürriyet'e Milliyet'e yorum yazanlar, midesi bulananlar. Bu ülke sizin ülkeniz değil, bu ülke kendinin yarı yaşında (15 yaş) "kız alan" Cumhurbaşkanı'nın, kendinden tam 64 yaş küçük çocuğu taciz edenlerin; kendisine "dindar" imajı yapan herkesin her türlü boku yiyebildiği ve elini kolunu sallayarak, yaptıkları yanına kar kalarak gezinebilen insanların ülkesi artık!

Devlet ise, hamdolsun, milletin, çocukların gelişimi olumsuz etkileniyor diye internet sitesi kapatıyor... Oysa vereceksin 78 yaşında dedeye. Ne güzel taciz edecek, nur gibi yüzüyle...

2 Ekim 2008 Perşembe

33 Yıl Önce 33 Yıl Sonra

Birkaç vakit önce polemik konusu oldu. Bundan tam 33 yıl önce TRT'de Aşk-ı Memnu yayınlanmış. Müjde Ar parlamış, 6 bölümlük bu mini dizi o zaman olay olmuş. Şimdi gümbür gümbür reklamını yaparak Kanal D'de yeniden çekmişler, yayınlamakta utanmıyorlar. Türk dizileri hakkında ne düşündüğüm malum. Şurada da belirtmişim zaten. TRT ne yaptı, ''bizde pastadan pay alabilir miyiz acaba'' diye düşünerek 6 bölümlük dizinin bir özetini verdiler, öpüşme sahnelerini keserek!

Bundan 30, 40 yıl önce çekilen filmlere bakın, anne babalara bir sorun. Bugüne oranla çok daha bol öpüşme sahneleri, kısa etekler çok daha az baskılı rahat bir ülke. Git gide dini (dindar adına ne diyorsanız) bakımdan daha baskıcı, giderek geriye giden bir ülkede yaşıyoruz ve bir 33 yıl sonra ne olacağı hakkında düşünceler hiç de ''ak'' değil. Reklamlarda oynayan annelerin omuzlarını photoshop'la giydirmeler, mayo reklamlarını panodan indirmeler bitmez bir tahammülsüzlük...

Ekşi Sözlük'te uzun süredir devam eden gerzek bir muhabbet var. ''Aaaa bugün de şeriat gelmedi''. Bu hıyar yaklaşım ancak bu tip geriye gitmelerin bir süreç sonunda uzun bir zamanda olduğunu bilmeyen kişilerin saçmalaması bir şey değil. Aynı arkadaşlar herhalde evrim için de ''eve maymun aldım bekledim, evrilmedi'' diye (!) düşünüyorlar.

Persepolis yayınlandığı zaman insanlar ''amaaan bizde olmaz, şu izin vermez bu izin vermez'' gibi yorumlar yapmıştı. Oysa gidişat bağıra bağıra olmasa da yavaş yavaş o tarafa doğru.

Bonus olarak TRT'nin yayın akışı. Sanırsın Kanal 7...

16:05 gönlümüzde yaşayan peygamber
16:40 islam-inanç imparatorluğu "islam-empire of faith"
17:40 ramazan sevinci
.....
01:30 semavi duyuşlar
02:30 gönlümüzde yaşayan peygamber
03:00 sahur zamanı
05:30 mukabele

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Zamansız Veda ve Davetsiz Misafir

Bazı olaylar var ki insanı kader kavramı üzerine ciddi ciddi düşünmeye itiyor. 1 ay arayla önce sevdiceğimin 18 yaşındaki artık kardeşi gibi olmuş kedisi; daha sonra da benim kedim kedi cennetine taşınmaya karar verdiler. Sahip olmuş olduğum tüm ev arkadaşlarımdan çok daha ''insan'' olan birini kaybetmek, hayatının neredeyse 1/4'ünü ameliyattı, ilaçtı tedaviydi gibi kıl tüy şeylerle geçirmiş bir tek kez sızlanmamış, tırmalamamış, çirkinleşmemiş; dellenip 5. kattan atlamış, ufacık bünyesine türlü maceralar sığdırmış bir dostu bir daha göremeyecek olmak tarifsiz bir acı.

Daha şimdiden ''aynısından al, adını da aynısını koy'' gibi dahiyane öneriler geliyor. Evcil hayvanı vazo seviyesine indiren bu anlayış malesef oldukça yaygın ve evinde hayvan besleyen birinden bunu duymak insanı oldukça şaşırtıyor. Zira hiçbir hayvan birbiriyle aynı değil, hepsinin ayrı birer kişiliği var. Geriye dönüp düşünüyorum da bazı ev arkadaşlarımdan çok daha derdini anlatabilen, çok daha derli toplu muhteşem bir şeydi...

Tam bu anda tam tipindeki hamşoluğa uygun bir hikayeyle ''uzaylı görmüş köylü'' formatında biri girdi hayatıma. Kendisi evden çıkıp İkea'ya gidip, başka hiçbir yere uğramadan eve dönen komşumun bagajında apartmanın arkasına iltica etmiş dünyanın en korkak kedisi. 1 ayı geçkindir mama verdiğimiz bu ufaklık artık beni görünce koşa koşa kaçmıyor ama mesafesini koruyor. Kapıyı açık bırakınca korkak korkak eve giriyor yatağa çıkıp uyuyor ama en ufak ''tık'' sesinde zıplayarak kaçıyor. 






Gel zaman git zaman belki bu ufak bana alışacak, eve girdiği gibi seviderecek de... Yine de insan gerçekten hiç beklemediği bir anda dostunu kaybedince gerçekten bir daha eve bir kedi alma konusunda 1000 kere düşünüyor. Zira bu afacanlar iyiyken onlardan iyisi yok, onlardan tatlısı yok. Ama başlarına bir şey geldiğinde çok acı veriyorlar. Neticesinde ne demek istediğini hem çok iyi anlatıyorlar ama bir bakıma da konuşamadıklarından ister istemez çok aciz kalıyorlar. Sıkıntısını çözemediğiniz yavrucak göz göre önünüzde eriyip gidiyor...

Ne diyelim uzun ömürlü kediler, köpekler, kuzular vb. Gerçekten kimse böyle bir acı çekmesin...

22 Haziran 2008 Pazar

Türk Telekom ve Delice Reklam Yapmak Üzerine

Şu an pazarlama veya reklam üzerine bir tez hazırlayacak olsam, kesinlikle Türk Telekom ve reklamları üzerine hazırlardım. Türk Telekom'un hizmetlerini eleştirecek değilim, internet kullanıcılarının oldukça büyük bir kısmının aldıkları hizmetten şikayetçi olduklarını düşünüyorum. Blog'larda, ekşi sözlük'te ve bilimum teknoloji forumunda TT yerden yere vuruluyor. Gerek fiyat gerekse hizmet kalitesi ve sansürleme bakımından TT eleştiri/küfür sınırlarında dolaşıyor (Memnun olan varsa bilemem tabi...). Lakin konumuz bu değil.

Sanırım TT bu durumun farkında ve benim şahsen hiç görmediğim bir hacimde reklam yapıyor. Türk milli futbol ve milli basket takımının sponsorluğu, Cem Yılmaz'ın başrolünde oynadığı reklamlar serisi, NTV programlarına isim sponsorluğu vs... Sadece nitelik değil, nicelik bakımından da oldukça yoğun bir çaba içerisindeler. Bu çabanın sonuç getirip getirmeyeceğini zaman bize gösterecek. Bence bu ürün kalitesiyle dünyanın en iyi reklamını yapsalar bile tüketici görüşü değişmez, değişemez. Zira pazarlama derslerinde milyonlarca kez tekrar edildiği üzere satabilmek için önce ürün/hizmetin vaadettiğini verebilmesi gerekiyor.

Bu bilinmediği için ve "reklamın iyisi kötüsü olmaz" düsturuyla nice saçmalık reklam diye ileri sürülüyor, adından söz edilsin bu yeter diye görülmedik komiklikler yapılıyor. Misal soldaki resim. Bu resimden sonra mağaza sahibi "basında adım duyuldu, reklamın iyisi kötüsü olmaz. Durumdan memnunum" demişti. Ben buna daha ne diyeyim ki?

Başladığımız noktaya geri dönelim. Türk Telekom ekşi sözlük'e reklam vermiş. Diyor ki "Hızlı internete, hızlı başvuru devri başladı". İnternet üzerinden bir formu dolduruyorsunuz, ondan sonra telekom çalışanları size bir saat vermeden geliveriyorlar. Randevu yok, haber vermek yok. Siz evde yoksanız, gerekli kağıtları imzalamak için en yakın telekom ofisine kadar gidiveriyorsunuz. Böylece bu kampanyanın hedefinin ev hanımları, işsizler ve emekliler olduğu ortaya çıkıveriyor.

TT özelleştirilsin istemiştim vakti zamanında. Özel şirket olursa, hiç olmazsa kazık yesek de hizmet alırız diye düşünüyordum. Sonuç çok ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Neyse ki Tellcom gümbür gümbür geliyor.

3 Haziran 2008 Salı

Küfür Kuşağının Acı Zaferi (Edit: Son dakika Golü)

Türkiye'de adam gibi futbol yazısı bulmak çölde 'çikolata fondü' bulmak kadar zor. Az biraz 4-4-2, ucundan Radikal ve birkaç ekşi sözlük yazarı... Klişesini söylemek gerekirse, acetobalsamico şu kurak ortama yazılarıyla güneş gibi doğdu. 18 aydır da güzel güzel yazmakta, -yakından takip edenler bilir- saçma Türk spor basınının birçok uydurmasyon haberinin aslını aktarmakta, "başkanım beni al", "fenergsbjk çok pis geçirdi" sığlığındaki spor medyasının tüm açıklarını tek başına doldurmaktaydı. Ta ki geçen cumartesine kadar. Ne demiş veda postunda acetob:

En keyifsiz tarafı da arka planda sadece şahsıma değil; postlarda adı geçenlere de edilen hakaret ve küfür içeren yorumları silmekti. Hakaret edenler, küfür edenler; en sonunda cumartesi günü o kilidi asmama sebep olan; bana yeter artık dedirten; 4 yaşındaki çocuğumun adını ağzına alıp küfür eden ve her seferinde anonim arkasında saklananlar. Blogu yoruma kapatıp devam etmek bir yoldu ama tercih etmedim...
Bu küfür kuşağının bir zaferi, adam gibi olanların da bir kaybıdır. Herhangi bir tartışma içeren youtube videosunu açın bakın (ahahah cümleyi tamamlayınca uyandım açamıyoruz youtube'u!). Edilen küfürlere, biz küfre alışık Türk gençleri olarak inanamıyoruz. Aklın hayalin almayacağı laflar sadece birinin sevdiği şarkıya diğeri kötü bir yorum yapmış diye...

Futbol yazmasından mütevellit bir takıma yönelik yazdığı ve bundan dolayı fanatiklerin küfür ettiği sanılabilir. Oysa Acetob'yi 10 aydır vs takip ediyorum hangi takımı tuttuğunu bilmiyorum. Çok da merak etmiyorum, fanatizmden uzak o kadar güzel yazıyordu ki... İnsan gerçekten merak etmekten kendini alamıyor nasıl o yazılara bakıp, 4 yaşındaki çocuğuna küfür etme noktasına gelir bir insan? Ve takip edenleri, okuyanları olarak nasıl 4 yaşındaki oğluna küfür edenler varken "takma sen; yazmaya devam et" diyebiliriz? Diyebileceğim kısaca çok yazık olduğudur...


***** Neyse ki acetob kararından döndü. Yüreğimize su serpti...

9 Ocak 2008 Çarşamba

Yol Hikayeleri Vol 1: İstanbul'da Neden Gerçek Zamanlı Dizi Çekilemez?

Sene sonu gelmiş. denetçiyiz, zibilyon adet depo sayımımız var. 2 günde bir stok sayım listeleri geliyor, arkadaşlarımla 3 aydır esprisini yaptığım Çorum bana patlıyor, gülüyoruz. Bonus olarak Yozgat da veriyorlar 'ordan geçersin yakın...' Olsun diyorum 'sayım cuma, ctesi hiç olmazsa 1 gün annemlerleyim...

Şirket benim için bi uçak bileti alıyor, bana mail atıyor 'bak biletin bu'. Daha önce uçağa binmeme rağmen ilk kez bana bi uçak ayarlandığı için hiç binmemiş gibi acemiyim. Eeee napıcaktım ki ben modundayım. Bir müddet sonra avarel halimi üzerimden atıyorum, on-line check-in yapıyorum, biniş kartımı basıyorum, internet gençliği, çok havalıyım! :)

Uçağa yetişirim diye erkenden çıkıyorum eve gidip bavul topluyorum. Bavul dediğime bakmayın altı üstü 1 t-shirt 2 içlik vs (buzzz gibi gıda deposu saymaya gidiyorum). Evden uçak için çıkıyorum saat tam 18.00. Check-in yaptırdım, biniş kartım 4'e katlı bir a4 olarak cebimde, bavulum yok. Rüya gibi bir yolcuyum THY için. Uçak kurallarına göre havaalanına varmam için tam 1 saat 40 dakikam var. 100 koca dakika! Eh zaten tramvayla gidicem, trafik yok, benden rahatı da yok. Durağa vardım 18.05. Tam durağa gelirken beni tramvaya götürcek otobüs geçti. Olsun moralimi bozmuyorum nasılsa iş çıkış saati vızır vızır otobüs geçiyor. Durakta bekleyen taksici anladı durumu. 'Abi götürüyim mi' diyor, kan kokusunu 3000 mt'den alan köpekbalıkları gibiler maaşallah...

Otobüs 15 dakika sonra 18.20'de geliyor. Ben biraz geriliyorum. Neyse ki yol mucizevi bir biçimde açık. Normal bir hızla gidioruz. Kabataş'da iniyorum tramvaya tam varıyorum, hop tramvay da gidiyor. Küfrediyorum saat 18.35. Bir 10 dk'da orada kaybediyorum, uzmanımız Shibafu'yu arıyor, THY'nin telefon servisi numarasını alıyorum. 

Tramvay babanne yürüme hızında ilerliyor, her durakta birileri kapanan kapıların arasına girerek zorla içeri giriyor. Kapılarını kapatamayan alet her durakta ekstradan yarım dakika duruyor. Tam 30 dakikada Kabataş'tan Aksaray' a gelebiliyorum. Sözde trafik yok, modern toplu taşıma aracı kullanıyorum! İsyan ederek iniyorum ve gördüğüm ilk taksiye dalıyorum. 'Abi 25 dakikada havaalanına varabilir miyiz?' Taksici saatine bakıyor (19.08) 'iş çıkış saati mümkün değil ama atla bir deneyelim'. Sanki başka şansım mı kalmış? Taksici kelimenin tam anlamıyla yardırıyor. Sahile inip transit yoldan havaalanına gidiyoruz. Daha Bakırköy'e gelmeden transit yol tıkanıyor. Sonradan görüyoruz ki kaza olmuş. Transit yolun yanındaki normal yol bomboş, vızır vızır. Bugün benim şanslı günüm! 

19.25 pes ediyorum. THY'yi arayıp bileti bir sonraki uçağa erteliyorum %30 ceza + 20 ytl ekstra. Geç kalışımın bana maliyeti. Neyse diyorum en azından tüm bilet patlamadı (Bu kadar Polyanna'yım). Yol da açılıyor. 19.44'te varıyorum havaalanına. Defalarca kaybettiğim 10-15 dakikaları kaybetmesem çok da rahat yetişirmişim. Taksiden iniyorum Milli Piyango'cu abiyle şakalaşıyorum. Çok rahatım nasılsa daha 1 saatim var uçağa. İçeri giriyorum, güvenlikçi kız gözlerini kısıyor 'Çok tanıdıksınız, acaba TV'den misiniz?' Teşekkür ediyorum 'bugün duyduğum en güzel şey bu oldu!' Kadın üstümü ararken saate bakıyorum 19.51. THY'ci abi 20.00'a kadar biletinizi alın demişti. Yavaş yavaş THY gişesine bakınıyorum. 19.54 anons geliyor: 'Dikkat dikkat Şafak adlı terbiyesiz, nerdesin ulan uçak kalkacak!' 

O an tüm bileti ertelemiş, tv ünlüsüne benzetilen Şafak gidiyor; yerine başı kesilmiş tavuk gibi ordan oraya koşuşuturan Şafak geliyor. Koşa koşa uçağa gidiyorum, güvenlik 'merabaa, nereye hemşerim?' diyor. 'Uçak?' diyorum 'Biniş kartı?' diyorlar. Haklılar. 2. kez pes ediyorum (arka cebindeki ne akıllım?) 19.56 THY gişesine gidiyorum. Yolda bir anons daha: 'Dikkat dikkat Şafak sen tam dayaklık bir adammışsın ya nerdesin kardeşim!' Ben yine kendimi kaybedip oraya buraya koşmaya başlıyorum, bir hostes problem nedir diyor, durumu anlatıyorum. 'Bakın kontuar'daki şu hanım uçuş süpervizörüdür o ok vermeden uçak kalkmaz' diyor. Kadına gidip durumu anltıyorum, bavulsuz olmam ve check-in yaptırmam sayesinde uçağı bekletiyor, 2. kez uçuş kartımı basıyor güvenliğe el kol yapıyor aranmadan şöle bir x-ray'den geçerek uçağa biniyorum. 19.59. 

Uçuş tecrübesi olan yolcular kaşlarını çatarak karşılıyorlar beni. Biliyorlar uçak beni bekliyor. Tüm bagaj yerleri dolu. Koridoru sonuna kadar kontrol ediyorum, geri dönüyorum business kısmına bavulumu yerleştiriyorum. Bu arada tüm hostesler, yolcular bana bakıyor. 'Ulan ne pis adammış be bi yerleşemedi de uçamadık.' Koridor kısmında oturan neredeyse herkese el bavulumla çarpıyorum. Su katılmamış Mr.Bean performansımla sonunda yerleşiyorum, uçuyor ve konuyoruz. Mutlu son.

Uçaktan iniyorum, cüzdandan para almam gerekiyor. Cüzdanla beraber bir kağıt da çıkıyor. Çıktısını aldığım biniş kartım. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor.

**

Bilenler bilir, 24 çok tutunca hemen yerli versiyonunu yaptılar. Adı mahşer. Dizinin rezalet kötü olduğunu söylersem çok da şaşırmazsınız sanırım. Şurada da yazmıştım zaten bu kafada olduğumuz sürece adam gibi dizi çıkmaz bizden. Tutmuş dizinin aynısı al, 2 ayrıntı değiştir olsun sana 'Türkiye televizyonlarını kasıp kavuracak yeni dizi!' Tabi ki Mahşer'in sonu da farklı olmadı. 4. bölümde cuma geceyarısı 00.10'a alındı, sonra da ne oldu bilmiyorum açıkçası... Zaten İstanbul'da geçen bir gerçek zamanlı dizi düşünemiyorum. 24 bölümün 12'si trafikte geçen dizi mi olur? :)

Vakti zamanında bu konseptle ek$i sözlük'te çok dalga geçilmişti. Şuradan okuyabilirsiniz.