6 Temmuz 2007 Cuma

Emniyet Kemeri

Didaktik bir post'la karşınızdayız. Özellikle Barış’ın ölümüyle bu konunun altını kalın çizgilerle çekmek gereğini tekrar hissettim. Trafikte –özellikle Türkiye’de- sizin ne kadar iyi bir sürücü olduğunuz değil; o esnada etrafınızdaki şoförlerin ne kadar iyi oldukları önemli. Aslında bir nevi şansına tek parçayız da denebilir.

Türkiye’de her gün onlarca ölümlü kaza oluyor. İstatistikler bir yerde mutlaka yayınlanıyodur fakat içim kaldırmıyo, hem konumuz da bu değil. Eminim bu kazaların büyük bir kısmı çok ufak detaylara dikkat ederek önlenebilir. Uzun yola çıkmadan arabayı kontrol ettirmek, uykusuz olmamak; şehir içinde kurallara dikkat etmek vs. En önemlisi de gerek şehir içi gerekse şehir dışında emniyet kemeri takmak, takmayanı da zorlamak.

Özellikle insanımız kısa mesafede emniyet kemeri takmayı zulüm olarak görüyor. Sanki kısa mesafede kaza yapınca başa kötü bi şey gelmiyor gibi!.. Taksiler de buna iyi bi örnektir. Taksicimiz kemer takmayı kendine hakaret saydığından ya laf eder taktırmaz ya da ön koltuktan kemer yuvasını çıkarmıştır, isteseniz de takamazsınız… Oysa şuradan kemersiz bi sürücünün başına gelenleri seyredebilirsiniz. Kemer taksa çok daha ucuz kurtulmayacak mıydı?

Canını sokakta bulan oldu mu bilmiyorum, bulmayanlar lütfen 100 mt için bile olsa kemerini taksın. — Böyle spekülasyonlardan nefret ederim ama - Belki Barış ve yanındakiler kemerini takmış olsa bugün durum daha farklı olabilirdi.



5 Temmuz 2007 Perşembe

Barış Akarsu ve Bir Seviyesizliğin Anatomisi

Aslında bugün tamamen farklı bi şey yazacaktım fakat tam yatmadan acı haber ve buna bağlı olarak tahammül edilemez rezillikler dizisi geldi. Bir konu değişikliği farz oldu. Barış Akarsu’yu malesef kaybettik, tüm sevenlerinin başı sağ olsun. Sabıkalı bir kavşak, -jandarma raporuna göre- bağlanmamış emniyet kemerleri, hızla gelen bir kamyon ve 3 ölü...

Neyse konumuz bu değil. Konumuz medyamızın Barış hastaneye ilk yatırıldığından beri tavrı. Barış’ın bir “Seda Sayan – Nihat bilmemne” kadar rating getirmeyeceğini düşündükleri için olayı “üzücü kaza” başlıklarıya ilk sayfalara taşıdılar, fakat çok da “şokşokşok, flaşflaşflaş” yapmadan. Fakat internet sitesinden görüldüğü üzere Barış’ın tahmin edilenden fazla seveni vardı ve bu “üzücü haber” günün en çok okunan haberi oldu. Eh rezalet de o zaman başladı zaten ve Barış haberleri ve fotoğrafları gerek internet sayfasının gerekse normal baskının en önemli yerlerine taşınmaya başladı.

Gün geçtikçe de seviyesizliklerini arttırdılar. İlk önce doktorundan herhangi yeni bir açıklama gelmemesine rağmen haberi ve resmini yenileyerek sanki yeni bir açıklama varmış hissi yarattılar. Sonra saçma sapan Yalancı Yarim’den unutulmaz kareler için tıklayınız”, “acılı bekleyişten fotoğraflar”, “Barış’ın son fotoğrafları falan gibi nerde çekildiği belli olmayan konser görüntüleri vs. Sokakta, hastane bahçesinde sıkıntıyla bekleyen, ağlayan insanların haber değeri taşımayan fotoğraflarını yayınladılar.

Bundan birkaç gün önce doktoru ilk umut kırıcı açıklamayı yaptıktan sonra Yalancı Yarim’den rol arkadaşı Merve Sevi ve Barış’ın 4 hayranı baygınlık geçirdiler. Hürriyet ve Milliyet’in bugünkü internet sitelerini okursanız bu yukarıdaki baygınlık haberini aynı cümleyle doktorlar acı haberi verdikten sonra (...) baygınlık geçirdiler diye görebilirsiniz. Diğer 4 hayranını bilemiyorum fakat Merve Sevi dün gece rezil magazin programlarının biri tarafından arandı ve İstanbul’da olduğunu ve yarın Bodrum’a gideceğini söyledi. Amaç belli duyguları sömürelim, vıcık vıcık vıcık.

Gelinen noktada Hürriyet ve Milliyet yazılı basın adına seviyenin düşebileceği en dip noktadalar. Bundan daha aşağıya düşebileceklerini sanmıyorum diye düşünürken bir de Barış’ın hastane odasında can çekişirken çekilmiş fotoğrafları geldi. Hürriyet mal bulmuş mağribi gibi fotoğraflara atladı ve kocaman, kırmızı "DHA*" logosu basarak fotoğrafları yayınladı. Bu fotoğrafların yayınlanmasının hemen üzerine acı haber gelince de inanılmaz bir tepki oluştu. Benzer bi terbiyesizliği Fox Tv’de T.C yasalarına göre suç oluşturmayacak bi biçimde niteleyemediğim programı “Bizden Kaçmaz” ile yaptı. Bu fotoğrafları ekşi sözlük ve bilimum interntet sitesinde görebilirsiniz fakat Hürriyet, Milliyet ve internet sitelerinde göremezsiniz. Zira Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı ve hastane yönetiminin soruşturma açmaları üzerine tırstılar, “fotoğrafları içeren cd bizim yayın arabasının içerisine bırakıldı” dediler. Hatta şu an internet sitelerinde bunu yapanı ayıplıyolar!

Peki biz yedik mi? Hadi hakikaten fotoğraflar size dediğiniz gibi ulaştı. Acaba dev “DHA” logosunu da çeken arkadaş mı eklemişti fotolara. Ne düşünceli adammış yahu, fotoğrafları çekiyor nasılsa Doğan Grubu fotoğrafları yayınlar ben bir de logolarını ekliyeyim diyor. Siz de “aaa bu cd ne” derken yanlışkla klavyeye kahve dökülüyor, ay dur sileyim derken eliniz “ctrl v” yapıyor aaaa noluyo derken bir de enter’a basıyorsunuz bir bakmışız sitenizde “şok fotoğraflar” yayınlanmış. Hakikaten insanları bu kadar salak mı zannediyolar??!

Genellikle insanları beğenilerim yönünde bir şeyi topluca boykota veya almaya davet etmem, edenlere de hoş gözle bakmıyorum açıkçası. Ama dün gece ilk kez camı açıp Hürriyet, Milliyet almayın; Fox Tv, Star Tv izlemeyin diye bağırmak içimden geldi. Toptan karşı olduğum RTÜK’ün internet sayfasına girip şikayet mektubu bıraktım. Çünkü artık bu seviyesizliğe karşı elimden başka bir şey gelmiyor. Ölümden, ölüden bile rating sağlama, internet sayfasına ‘hit’ çıkarma çabanız gerçekten en sağlam mideyi bile bulandırıyor. Siz ve sizin gibiler yüzünden bu ülkede “medya” hakettiği saygınlığa asla kavuşamayacak.

Barış’ın ailesi ve sevenlerinin başı sağ olsun. Çok düzgün bir adamı kaybettik. Seviyenin dip noktaları sizinle devam edeceğiz!

Ek: Hürriyet tam olarak şöyle demiş:

"CD’deki fotoğrafların sırrı
BODRUM’da geçirdiği trafik kazasının ardından tedavi altına alındığı hastanede dün akşam hayata gözlerini yuman Barış Akarsu’nun dün ilk kez yoğun bakımdaki fotoğrafları ortaya çıktı. Kaza gününden beri Özel Bodrum Hastanesi’nin bahçesinden yayın yapan DHA’nın canlı yayın aracına kimliği bilinmeyen bir kişi zarf içinde CD bıraktı. CD’den Barış Akarsu’nun yoğun bakım ünitesinde çekilen fotoğrafları çıktı. Fotoğrafların 1 Temmuz Pazar günü çekildiği belirtilirken kim veya kimler tarafından çekildiği ise tespit edilemedi. Fotoğrafların bırakılmasından 3 saat sonra ise Barış yaşam savaşını kaybetti.

Genç sanatçıyı yoğun bakım ünitesinde gösteren fotoğrafların bazı internet siteleri ile televizyonlarda yayınlanması üzerine Bodrum Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatı ile inceleme başlatıldı. Hastaneye gelen jandarma olay yeri inceleme ekipleri, Barış Akarsu’nun tedavi gördüğü odadan parmak izi aldılar. Hastane Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Abdullah Servet de, "Savcı ile bu işin peşini bırakmayacağız" dedi."
Hemen bir kanıt sunuyoruz. Şu linkten bahsettiğim DHA logolu resmi sol alt köşeden görebilirsiniz (Yüreğiniz el verirse). Dün Hürriyet'te bu resimden (her açıdan) 5 - 6 adet mevcuttu. Sonra dediğim gibi tırstılar.
* Doğan Haber Ajansı'nın kısaltması.

3 Temmuz 2007 Salı

Balcon

Ortalama bir İstanbullu boğazda haftasonu kahvaltı yapmadan belirli bir süre geçirirse agresifleşebiliyor. Eh hergün deniz, boğaz gören İstanbullular için bile hal böyleyken, taa Ankara’dan anne babanız gelmişse, aileyi toplayıp cümbür cemaat boğaza “brunch’a” gitmemek “sizi sevmiyorum” demek gibi bi şey. Eh onları canım kadar sevdiğime göre boğaz yolunu tuttuk...

Son 7 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Bunun 6’sı Ortaköy sahilinde oturarak geçti. Buraya geldiğimden beridir boğaz sahilinde açılan yeni mekan sayısı Türkiye’nin herhangi bir sektöründeki büyümeyi 3’e katlayacak düzeyde. Bu yeni mekanlardan en yenisi de Balcon. Kuruçeşme’deki Macrocenter’in denize bakan tarafında, Aşşk Kahve’nin hemen arkasında konumlanmış. Café’nin işletmecileri aynı zamanda Planet Health Club & SPA’yı da işletiyorlar. Mekana adını veren güzel bir balkon ve harika bir boğaz manzarası var. Balcon’un girişi çok ferah ve şık. Deve bayıltan sıcaklarına rağmen boğazın da etkisiyle tatlı bir serinlik ve bu serinliğe eşlik eden bir esinti var.

Balcon’un "side dish"'leri oldukça leziz. Kahvaltıya gitmemize rağmen denemeden edemedik. Hepsinin fiyatı sabit, 6 ytl. Hardallı patates salatası, fırında patates ve karamelize sebzeler enfesti! (Ayrıca Buğday salatası, yabani pirinç pilavı ve sote ıspanak kökü gibi oldukça vaatkar isimlere sahip side dish'ler de var!) Kahvaltılık olarak light kahvaltı tabağından, sucuklu yumurtaya; light füme hindi göğsü tostundan, müsliye envai çeşit kahvalı seçeneği mevcut. Çekirdek aile olarak 4’ümüz de farklı bir şey seçip birbirimizin yemeklerini tırtıkladık :) Genel olarak yemek komposizyonları özenle hazırlanmış. Olanca açlığımıza rağmen yemeden durup bi renklere baktık. 3500 derecelik İstanbul sıcağının da etkisiyle yemeklerle birlikte söylediğimiz limonata ve portakal suyu çok güzel, ev yapımı vişne suyu ise bir şaheserdi!

Her şey güllük gülistanlık değil tabi... Extra-minimal olarak niteleyebileceğim (elimin ayası kadar) menemen boydan, frankfurter sosislisi de ekmeğinin mikrodalgada ısıtılmış olarak getirilmesinden dolayı (2dk da ekmek kaskatı oldu) tepki topladı. Ayrıca yandaki mekanın havalandırma gürültüsü korkunç. Bütün huzur ortamını bozuyor. Fiyat/performans açısından da o kadar başarılı değil. Yumurta menüsü 7-9, tostlar 7-10, sandviçler 12-20 ytl. Soğuk içecekler 6, çay da 4 ytl (yuh!). Not vermem gerekirse 5 üzerinden 3,43 verirdim [o kadar da netim! :)]

Balcon kesinlikle tekrar ziyareti hakediyor. Zira mayıs ayında güzide İstanbul dergisi editörleri mekana öğle yemeği için uğramış ve oldukça memnun ayrılmışlardı. Fakat bu -kahvaltı- performansıyla daha çok Aşşk Kahve’ye gelip de yer bulamayanlara ve de spor salonundan çıkan kendi müşterilerine hitap eder gibi geliyor.

29 Haziran 2007 Cuma

Evlilik Anlaşmaları

Evlilik özel bi şey. İki insanın birbirine iyi günde ve kötü günde, ömür boyu beraber olmak için söz vermesi en duygusuz insanda bile ufak da olsa bi kıpırtı yaratıyodur. Şüphesiz hiç kimse yola “biz bi gün boşanırız” diye çıkmıyor fakat evliliklerin önemli bir kısmı da boşanmayla sonuçlanıyor. Bu durumlarda zengin tarafın kendini korumak için çıkardığı bir saçmalık var; adına da evlilik anlaşması deniyor.

Evlilik anlaşması genelde hatırı sayılır derecede zenginlerin yaptığı bi şey. Şüphesiz adam ya da kadın kendini olası bir ayrılık durumunda korumak istiyor. Fakat bu bana oldukça tuhaf geliyor. Bu evlilik anlaşmasını hukukçular hazırlıyodur. Sonra 2 taraf ve avukatları acaba futbolcu transferi gibi masaya mı oturuyolar? “Hayatım bak boşanırsak Florya’daki ev benim, sana ayda 3000$ nafaka”... Acaba karşı taraf ihalelerdeki gibi süre de istiyor mudur? “5 dk düşünme molası istiyoruz!” Veya diyelim ki teklif çok iyi, avukat acaba kulağa fısıldıyor mudur? “Bu teklif kaçmaz hemen evet de!” Sonra da futbolcu gibi 2+1 yıllık sözleşmeye imza, her iki taraf da memnun kalırsa sözleşme sonunda uzatılacak vs...

Bu işlerin aynı futbolcu transfer pazarlığı gibi olduğu örneklerle de ortada. Misal biri değerli oyuncu biri de hukuk ve avukatlık dünyamızın genç prensi olan Ataizi&Pekin çifti 24 saat evli kalarak benim haklı takdirimi kazanmışlardı. Ataizi daha sonra bir röpörtajında evlilik anlaşmasının şartlarının ağır olduğunu, ayrılık sebebinin bu olduğunu söylemişti. Erkekler hatırlayacaktır, Galatasaray’ın 2 sene önceki Fransız Laurent Robert’i transfer etmesi gibi. Adam İstanbul’a geldi. Formayı öptü, taraftarlar omuza aldı, hatta kırık türkçesiyle “şampion galatasağayy” bile dedi. Sonra ertesi gün uçakla postaladık. Ben 2 olay arasında fark göremiyorum. Şartlarda anlaşamadılar!

Daha güncel bi haber vermek gerekirse – içim kan ağlayarak – Adriana Lima’nın evlenmesinden bahsedebilirim. Liechtenstein prensiyle evlenecek bu güzel kızımız evlilik anlaşması yaptı. Buna göre boşanırlarsa evli kaldığı gün boyunca 1 milyon $ alacak. 4 milyar $ serveti olan prensi anlıyorum. Müstakbel prensesi anladığımı söyleyemiycem. Her sene zaten çuvalla para kazanırken (yıllık geliri 35 milyon $) bu anlaşma neden? [Bi de 15 yıl evli kalıp boşanırlarsa ne olacak, 4 milyar $’ı geçiyor? :)]

Evlilik anlaşmaları her ne kadar anlaşılabilir sebeplerden dolayı ortaya çıksa da ifrit olduğum ve de evliliğin doğasına aykırı bir şey. “Ulen bu bi gün benim her şeyimi alır gider, açıkta kalırım; en iyisi kendimi güvenceye alıyım” düsturuyla girişilmiş bir evlilikten zaten ne hayır gelir ki?

26 Haziran 2007 Salı

İdeal Rakı Masası 11'i

Dengeli bir ekip kurmak oldukça zor bir şeydir. Bu okulda yaptığınız ödev için kurulan bir ekip de olabilir, bir müzikal topluluğu da veya iş yerinde bir proje grubu da... Mutlaka her ekipte belli bir uyumu yakalamak gerekir, yoksa o ekip başarısız olur (veya başarı bir bedelle gelir, çok ciddi kavgalar, sıkıntı vs).

Her ekip gibi rakı masası topluluğu da dikkatlice düşünülerek oluşturulmalı. Bu konuda İ.B.A* gibi uzun uğraşlarım ve araştırmalarım olmadı. Şanslıyım; ideal rakı masası 11’im kendiliğinden oluştu! İdeal masa dizilişine geçmeden biraz rakı masasına bakalım.

İçki masası doğası gereği nazik bir ortam. Masaya oturanlar arada aldıkları alkolle başka insanlara dönüştüğünden ayık haliyle süper kafa olan birisi berbat bi içki masası arkadaşı olabiliyor (Aynı en yakın arkadaşınızın berbat bir ev arkadaşı olabileceği gibi). Bu sebeple oldukça yakın olunan insanlar haricinde rakı masası benim için bir keyif olmaktan çıkıp bir gerginlik kaynağına dönüşür.

Misal sevgilinizin anne babası ve/veya onların arkadaşlarıyla içersiniz. 1. kadehten sonra insan çok devam edemez. Ya müstakbel aile onaylamaz “cıkcıkcık” ifadesi oturur yüzlere, ya da onların dostları “aaa, akşamcı bu galiba” diye düşünür. (Bunlar düşünülmese bile “ne derler hakkımda” gerginliği bana yetiyor). Hele ki hiç içmeyen halinizle bile haftada 3 bardak kıran bir sakarsanız... Ya da iş arkadaşlarınızla içmeye gidersiniz (bence en tehlikesi bu) tüm sırlar ortaya dökülür. Dökülmese bile mutlaka bir yanlış laf edilir, hem gece hem de sonrası zehir olur. Tanımadığınız veya uzaktan tanıdığınız insanlarla içmeye gidersiniz, “salak bir şey söyleyip hıyar bi profil çizer miyim” endişesi kaplar bünyeyi... İçmeyi bilmeyen insanlarla içersiniz yan masadaki öküze efelenirler, kavga çıkar, ortalığa kusarlar, kızlara laf atarlar vs.

Bütün bu sebeplerden çok uzun süredir tanıdığım üniversite arkadaşlarım veya çocukluk arkadaşlarım harici içki masasına oturmamaya çalışıyorum. Çok uzun süreli dostluğun verdiği güven, huzur ve mutluluk hissi mi bilmiyorum ama o ideal içki masasının tadı da hiçbir yerde olmuyor zaten. Geçenlerde yine o harika masalardan birine oturdum bu ideal 11 fikri de orada geldi. Kimmiş bu ideal 11? Uzun zamandır çıkan 2 çift, bunlara laf atıp eğlenecek 5 kişi ve de 2 dışarıdan gelen. Eğer çocukluk arkadaşıysanız konuşacak konu bulmakta zorluk çekmiyorsunuz ama 2 dışarıdan gelen tıkanmalarda yardımcı oluyor. Kız erkek oranı da ufak bi farkla erkek lehine olmalı 5 kız/6 erkek veya 4/7 gibi. Yoksa ister istemez sohbet ayakkabı veya çantaya gelebiliyor! Oturuş düzeni de homojen olmalı. Örneğin 2 çift aralarında mutlaka tekleri almalı, dışarıdan gelen 2’li asla masanın en ucuna oturmamalı. İçtikçe çenesi iyice açılan varsa en ortaya oturmalı, ki durmadan sohbet dönsün [bu ben oluyorum mesela:)]. Bu 11’li 2 gün masadan kalkmasa bile sıkılmaz...

Tabi bütün bunlar düzgün bir yerin bulunduğu ve para sıkıntısı olmadığı ön koşullarıyla geçerli. Siz yine de 2 gün kalkmadan içmeyin, hatta sosyal sorumlulukla bitirelim. Drink responsibly!
*İsviçreli Bilim Adamları

15 Haziran 2007 Cuma

Koalisyonlar Harbiden Öcü mü?

Cennet vatanımın politikacılarının (Allah hepisini başımızdan eksik etmesin(!), özellikle demokrasi yıldızlarını) dillerinden düşürmediği bazı klişe laflar var. Misal milletvekili dokunulmazlığı, dengeli gelir dağılımı vs. Bunlar her seçim öncesi mikrodalgada 1-2 hafta ısıtılır ondan sonra bir sonraki seçim yalan rüzgarına kadar unutulur. Son dönemlerin moda lafı da istikrar.

Uzun bir koalisyonlar döneminden geçen Türkiye -kötü de yönetilmesinin etkisiyle- bütün suçu beceriksiz politikacılarında değil, koalisyonlara buldu. Eh biraz bıkkınlık, biraz da diğer adaylara doymuşlukla yumurtadan hiçbir şey vaat etmeyen sadece "Değiştik, yeniyiz" diyen AKP çıktı. Sonrası malum detaya girmiyorum.

Şimdi yeniden bir seçim dönemi geldi. AKP'nin tutunduğu yegane dal istikrar. AKP ve destekçisi medya kurulacak olası bir koalisyonun ülkeyi tekrar o 'kötü' günlere döndüreceğine, koalisyon hükümetinin 'öcü' olduğunu işliyorlar. CHP de gözünü yükseğe dikmiş istikrar için tek başına iktidar olmaya aday olduğunu söylüyor. Bu gerçekten şart mıdır çok merak ediyorum. İstikrar demek illa tek parti koalisyonu mudur? Ülke yönetmeye talip koca koca adamlar -2 farklı parti de olsa- bir araya gelip adam gibi, "tek parti iktidarı" gibi yönetemiyolar mı ülkeyi?

Mesela İtalya'da -ki karakteristik olarak bize çok benzediği hep söylenir- 9 partinin oluşturduğu Zeytin Ağacı koalisyonu sağ Berlusconi'nin hükümetine 2006 seçimlerinde son verdi. 9 ayrı partinin de seçim programında hassasiyetleri gözönünde bulundurulmuş ve hepsi hala kimliklerini koruyolar. Keza Almanya'da da bir koalisyon hükümeti iş başında (bundan önceki hükümet de 3 partili bir koalisyondu). Bütün bu ülkeler acaba istikrardan yana değiller mi?

Parlementoda ve dolayısıyla hükümette daha adil ve katılımcı bir temsilin olması gerekiyor. Zira oyların büyük bir kısmının dışarıda kaldığı mevcut meclis sırf bu sebeple çok büyük gerginliklere sebep oldu. Daha fazla kesimi temsil eden bir hükümet eğer amacı gerçekten ülkeye hizmetse pekala "istikrarı" devam ettirebilir. Bir koalisyon olsa bile...

Ek: Post ettikten sonra benzer bir yazı buldum. Erdal Şafak yazmış, çok da güzel yazmış...

14 Haziran 2007 Perşembe

Fruit and the City

Özgün bir hediye almak karizma puanına direkt olarak +3 ekliyor. Bakmayın siz “Ayy canıııım, önemli olan düşünmendi!” diyenlere, özellikle bunu diyen bir kızsa hiç inanmamak gerekiyor, gerçekten yeni ve özel bir hediye almak size bir anda bambaşka biri gözüyle bakılmasını sağlar!

Genel hediye dünyasının en önemli elemanı olan çiçekler için de durum aynı. Güzel ve değişik bir şey yaptırayım derken insan maymun olabiliyor. Bir yılda bir kız ortalama 23 buket çiçek beklediği (kadınlar günü, anneler günü, sebepsiz yere, sevgililer günü, doğum günü, çıkma ay dönümü, çıkma 6 ay dönümü, çıkma yıl dönümü, evlilik yıl dönümü, tanışma dönümü, nişan dönümü, son dördün, dolunay vb.) için bu işe ciddi bir zaman, dikkat ve finasman ayırmak gerekiyor. Ayırmıyorsanız da ayırın, lehinize olur :)

Hal böyleyken yaratıcılık açısından bir şaheser olan Fruit and the City’den bahsetmemek olmaz. Sitesinden de görebileceğiniz üzere, “yenebilir meyve çiçekler” yapıyorlar ve şimdilik sadece Levent ve Kadıköy'deki 2 şubeleriyle İstanbul’lu şanslılara hizmet veriyorlar. Kullanılan meyveler ananas, çilek, elma, kivi vb. İsteğiniz üzerine bu meyvelere çikolata kaplıyolar! (Çikolata kaplatmak için ek bir ücret var.) Sevdiceğinize bir “buket” çikolata kaplı çilek vermek fena bir fikir değil sanırım!

Bir erkek olarak aldığım ilk çiçek olan yandaki buketi afiyetle mideye indirmiş olarak söylüyorum. Her kim “erkeklere çiçek alınmaz” gibi bir genellemeye girmişse kendisi halt etmiştir! Bunu alan tabii ki +3 karizma puanını aldı.

Not: Çiçeği yemek için meyve olması gerekmiyor tabii! Buradan bu vesileyle orta 3’te kendisine verdiğim gülü bi lokmada yiyen eskiyi de anmak ve kendisini tebrik etmek istiyorum… Çok romantik bi hareketti!

Not 2: Son zamanlarda duyduğum 1 - 2 hikaye var ondan belirtmek istiyorum. Babanneniz olmadığı sürece bir kıza yapma çiçek almamak lazım. Gittikleri her yerde sizi anlatıp dalga geçiyolar!