6 Aralık 2007 Perşembe

Şehir Milliyetçileri

Bir çocukluk arkadaşım daha askere gidiyor. Bu vesileyle bir kez daha ne kadar büyümüş olduğumu hatırlamış oluyorum. Orta 1’e gittiğini daha dün gibi net hatırladığım insanlar askere gidiyor, bir başkası “abi bak çocuğum oldu” diyor oysa aynı adamla daha dün su bombası yapıp camdan kızların kafasına isabet ettirmeye çalışıyorduk. Hayat en hızlı koştuğunu bildiğim atletten daha hızlı koşuyor.

Aykan’ı uğurlamaya Bursa’ya gittik. Gerçi gittiğimizde daha askere gitmesine 11 gün vardı ama olsun. Aykan ve ailesinde askere giden tüm ailelerde olduğu gibi bir endişe var. Gerçi Aykan çok da çaktırmıyor ama “Kötü bir yer olur mu? Uzun dönem gider miyim?” gibi sorular - doğal olarak – Aykan’ın zihnini kurcalıyor. Umarım diğer tüm asker adayları gibi istediğin yer olur...

Başlı başına ayrı bir post konusu olan 21 saatlik Bursa macerasında Aykan bir soru sordu: “Ee Bursa nası?” O noktada bana bir şey dank etti. Bazı şehirlerde oturan bazı şehir milliyetçisi arkadaşlar var. Bunlar nereye gitse, yeni kimle tanışsa yaklaşık 30 dakika içerisinde kendi şehrinin ne kadar muhteşem olduğunu, o anda bulunduğu şehrin ne kadar dandik olduğunu anlatmaya başlar. Kafanızı balon gibi şişirir. Bir tahmin alalım? Evet doğru tahmin ettiniz bunlar İzmir’li ve İstanbul’lular...

İstanbul’un ve İzmir’i ne kadar güzel olduğunu anlatmama gerek yok 1’inde yaşıyorum öbürünü de 1 – 2 kez gördüm, kardeşim yaşıyor vs. Fakat bu tutum gerçekten çok sıkıcı. Şahsen bir şehri ‘güzel’ kılan yegane özelliğin, o şehirde sizin için çok önemli olan insanlar bulunması ve o şehrin ‘yaşanırlığı’ olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler sağlandıktan sonra dünyanın her noktası benim için güzel olabilir. Dünyanın en güzel şehrinde yapayalnız olduktan sonra veya şehrin en güzel yerinde oturup oraya gitmek için her gün 4 saat yol yapıyorsanız aslında yaşamıyorsunuz demektir.

İzmir’li ve İstanbul’lu şehir miltanı arkadaşlarınızla sohbet ederken – özellikle Ankara’lıysanız - duyacağınız şudur: “Ankara mı ıyyyy memur şehri.” Birisine dayanamayıp sormuştum Ankara’yı ne zaman, nasıl gördün diye. Kendisi kuzeninin düğünü için 2 günlüğüne kaldığını söylemişti! Akraba düğününe gelip de 2 gün boyunca sürekli akrabalarla takılıp, düğünde göbek atıp evine dönen bir insanın gerçekten bu olay Nice'de geçse bile orayı beğeneceğini zannetmiyorum.

Şirket içinde eğitimde bir masaya oturmuştum. Masadakiler 1.5 aydır tanışan iş harici de görüşen tiplerdi (Hepsi İstanbul dışında oturup büyümüş, iş/üniversite için İstanbul’a taşınmışlardı). Konu 3 İzmir’linin de etkisiyle (toplamda masada 7 kişiyiz) İzmir’in ne kadar harika bir yer olduğuna, Ankara’nın İstanbul’un ne kadar boktan olduğuna geldi. Bundan sonra bir başkası sözü aldı Ankara’nın gri bir memur şehri olduğunu, içinin bayıldığını falan anlattı. Hepsi mutlu bir şekilde onayladılar. Bunu diyen insanın 22 yaşına kadar Samsun’da yaşamış olması ve sonradan ortaya çıktığı üzere Ankara’ya babannesinin yanına bir kaç kez 5 günlüğüne gittiği, bu kolektif onay durumunu değiştirmedi.

Böyle bir durum var. Herkes Ankara’ya, İzmir’liler de hem Ankara hem de İstanbul’a laf atarak aslında İstanbul’da nasıl süründüklerini unutmaya çalışıyor sanırım. Hepsi Ankara’yı yerin dibine batırdıktan sonra sanki az önce güzel bir dilim çikolatalı cheese – cake yemişçesine mutlu bir ifade takındılar ve hemen nasıl trafikte süründüklerine geldi konu. Böyle bir tezat olamaz sanırım.

Taze taze yaşadığım bir olay var. Dün sabah işe gitmek için bir otobüse koyunlar gibi sıkış tepiş bindikten sonra ön tarafa doğru akbillerimizi uzattık (otobüs o kadar doluydu ki anca arka kapıdan binebildik). Benden 1 durak sonra binen 2 kızın uzattığı öğrenci pasolu akbiller geri gelmedi. Baya birileri cebe attı akbilleri. Kızlar sırasıyla düzgün/kızgın/bağıran/ağlamaklı şekilde akbillerini defalarca rica ettiler. Kimse sesini yükseltip “ya versenize akbilleri” demedi. Şoföre kenara çekin, akbiller bulunana kadar devam etmeyin diyecek oldum (bu arada önlere kadar ilerlemiştim) adam öyle bir baktı ki bana sülaleme küfretse daha iyiydi. Böylece daha ay başında yeni doldurulan akbiller uçmuş oldu. Şimdi dilekçe ver uğraş dur yeniden akbil çıkar...

İkinci vaka gazeteden. Şu linkten detayını okuyacağınız bir intihar vakası. Alıntı yapalım:

2 yıl önce art arda anne ve babasını kaybeden Ayça İpek Büyükakbaş (27), geçen yıl da eşinden boşanınca bunalıma girdi. Yakın zamanda yeni bir ilişkiye başlayan Büyükakbaş, önceki akşam bindiği Üsküdar-Beşiktaş motorunda telefonla konuştuğu sevgilisiyle tartışmaya başladı. Bir anda gözyaşlarına boğulan Büyükakbaş, teknenin arka kısmına geçti. "Sana bunu yaşatmak istemezdim" diyen genç kadın, motordaki onlarca yolcunun önünde montunu, ayakkabısını çıkardı, çantasını yere bıraktı ve şaşkın bakışlar arasında kendini İstanbul Boğazı'nın karanlık sularına bıraktı. Tüm bu süre içinde genç kadına hiç müdahale etmeyen yolcular iş işten geçtikten sonra kaptana haber verdi.

Bir insan gözünüzün önünde intihar ediyor ve kimse kılını kıpırdatmıyor, kimse oralı değil. Kimse darılmasın ama ortalama bir İstanbul insanına 'insan' demek gerçekten çok zor. Tüm genellemeler yanlıştır bu bile klişesine takılmak istemiyorum ama o motorlara binenler gayet senin gibi benim gibi insanlar...

Ankara’ya “gri memur şehri” diyenleri düşünüyorum, şu an Levent’te 21. kattan Kağıthane/Seyrantepe tarafına bakıyorum (keşke elimde foto makinem olsa) ve gülüyorum (inanır mısınız gökkuşağının tüm renklerini birden görüyorum!). İstanbul’da 7 yıldır biriktirdiğim tüm sıkıntıları, karşılaştığım tüm odun insanları düşünüyorum ve “o gri memur şehrinin memur insanlarına kurban olayım” diyorum. Gerçekten hiçbir boğaz manzarası buna değmez...

P.S 1: Güle güle git, güle güle gel Aykan’ım...

P.S 2: Huzur içinde uyu Kerrigan...

14 Ekim 2007 Pazar

Ağva

İstanbul dev bir stres yumağı. En Pollyanna insan bile burada sinirden elektriklenerek dev bir mıknatısa dönüşebilir, infilak edebilir. Aslında herkesin malumu ama İstanbul'umuzun Londra'ya özenmesi ve son 4 gündür güneş yüzü görmememiz ve 2 gündür kesintisiz bir yağmur yağması da bu duruma pek olumlu bir katkıda bulunmadı. Hatta bir alıntı yapalım da görelim, İstanbul'a tatil için gelen Ayşe ne demiş:
Ankara'dan İstanbul'a 3 küsür saatte vardık, İstanbul'a vardıktan sonra köprüye ulaşmamız 1.5 saat sürdü. Burada trafiğin ne kadar bunaltıcı olduğunu anlatacak değilim ama nasıl nasıl nasıl böyle yaşanabilir her gün? Dönerken iyice felaketti yol İstanbul'a geliş istikametinde. Neredeyse Bolu'ya kadar trafik vardı. Bu çılgınlık. Ve eminim ki o konvoydakilerin çoğunluğu "Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünün" güzel olduğunu düşünmüyorlardı.

Hal böyle olunca yani en rahat ve güzel geçmesi gereken tatil günleri bile insanda stres yaratan bir yerde yaşıyorsanız en güzeli ilk fırsatta yakınlara bir yerlere kaçmak, İstanbul'u unutmak. O yakınlardan biri de tabi ki Ağva. Ağva İstanbul'dan yaklaşık 80 km kadar uzakta harika bir yer. Bu şirin yer ile ilgili en ufak detayın bile atlanmadığı bir rehber de mevcut. Şu adresten rehbere ulaşmak mümkün. Bu ufak belde huzur, ördekler, yeşillik, araba gürültüsünün olmadığı bir yer için yani anti-İstanbul için benzersiz bir örnek. Hatta benim gibi bir Ankara'lı için Kuğulu Park özlemimi bile gideren süper bir yer.



Ağva'ya gideli neredeyse 1 ay olmuş. Son büyük yaz tatilimin son hafta sonunda içim sıkıntılarla dolu gitmiştim. Bilmeden de olsa çok doğru bir tercihmiş. İnsanın tüm sıkıntısını, gerginliğini alan ılık bi rüzgar gibi bir yer. Küçük yerlerdeki "Acaba kız arkadaşımın elini tutabilir miyim?", "Küpeme bi şey derler mi?" türü mahalle baskısından [oh şu lafı kullanmadan ölmekten çok korkuyordum! :)] hiç nasibini almamış (Almasın da zaten). Ramazan ayının ilk hafta sonu gönül rahatlığıyla denize nazır bir kafede diğer 2-3 masanın eşliğiyle biramızı içtik. Kimse dönüp bakmadı bile...


Ağva'ya gittiğinizde, sağdaki fotoğraftan da göreceğiniz üzere, nehir kenarında bir sürü otel var. Biz Club Rivière'de kaldık. Otellerin çoğu Haziran - Eylül arasında tek gecelik rezervasyon almıyorlar. Ancak Eylül ayından itibaren havaların soğuması, okulların açılması vs gibi sebeplerle tek günlüğüne de gitmek mümkün (ki doğrusu da bence bu. Cuma akşamı iş çıkışı oraya sadece yatmaya gitmek için ekstra bir gün parası vermek bana saçma geliyor).

Kesinlikle bir sonraki fırsatta tekrar gidilmeyi hakediyor zira huzur -en azından benim- İstanbul'da en çok ihtiyaç duyduğum ve burası bunu depolamak için ideal bir yer!

7 Ekim 2007 Pazar

Konyalım Yürü!

Basında da sıkça duymuşsunuzdur, 30 Eylül itibariyle Hz.Mevlana 800 yaşına bastı! Aslında son 10 güne "ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" lafının komik japonca çevirisiyle haber olmuş bu önemli gün için (Çeviriyi de üşenmedim buldum: “olan şeyi gibi olmakla aynı zamanda ya da olmak için olduğu gibi olan şeyi olunuz” komedi hakkatten!) gerek Kültür Bakanlığı, gerek Mevlana Vakfı, gerekse yerel otoriteler çokça vakit ve emek harcayarak Konya Stadyumu'nda bir konser ve gösteri hazırladılar. MFÖ, Ahmet Özhan, Orhan Şallıel ve Senfoni Orkestrası'nın konser verdiği geceye üyesi olduğum müzikal topluluğu "huuu Allah" nidasıyla katıldı. Neyse konumuz konser değil, Konya.

Konya devletimizin böyyükşehir diye tanımladığı şehirlerden. Yine de hayatınızda büyük üçlüden başkasını görmemişseniz büyükşehir belediyesi verilmiş bu kentleri büyük saymanız mümkün olmuyor. Yine de kesinlikle küçük bir yer değil. Otobüste giderken klişeden taviz vermedik ve "Konya Türkiye'nin en muhafazakar şehriymiş ama Tekel'e göre de en çok Rakı orda tüketiliyormuş" dedik. Bu doğru mu değil mi bilmiyorum ama Konya gerçekten haddinden fazla muhafazakar bir şehir. Sokakta giderken oldukça normal giyinmiş 1-2 arkadaşımıza atılan laflar ve bakışlardan sonra bir milim şüphemiz kalmadı. Shibafu'nun da çok iyi hatırlattığı üzere Mevlevilik gibi hoşgörü öğretisine sahip içinde üniversite bulunduran bir şehrin daha hoşgörülü bir yer olması bekleniyor ama maalesef öyle değil. Konser gecesi Mevlana Vakfı adına konuşmaya gelen hanıma stadın önemli bir bölümünün "kafir" diye tempo tutması -aralarında nasıl bir anlaşmazlık var ise de- kabul edilebilir bir şey değildi.

Konya sokaklarında 100 mt kadar yürüdükten sonra şehirde Mevlana'nın ve öğretisinin ne derecede iz bıraktığını görmek mümkün (Tabi bu iz sadece şekli). Neredeyse Mevlana ile ilgili bir şey görmeden 3-5 adım atmak mümkün değil. Mevlana Berberi, Kasabı, Kebapçısı, Kırtasiyesi, Züccaciyecisi aklımda kalanlardan. Ayrıca Mevlana'nın lafları üst geçitlerden, billboard'lara heryerde mevcutlar. Yine de bu detaylardan çok benim dikkatimi en çok çeken oldukça güzel binaları oldu. Örneğin solda gördüğünüz alelade bir banka şubesi için ne kadar güzel değil mi? Bu sağdaki de Valilik Binası.







Konya'ya gidiş amacımız belli olduğu için Hz.Mevlana Türbesi ziyaret edilecek yerler listesinde ilk sıradaydı. Türbe, kapısında kuyruk olacak derecede kalabalık ve içinde sayısına şaşıracağınız derecede turist içeren bir yer olarak karşımıza çıktı. Yine bir klişe fakat "Elin Avrupalısı" yine kıtanın öbür ucundan kalkmış gelmiş birçoğumuzun haberi olmadığı yerleri, günleri bizden iyi biliyordu.



Türbenin içinde ufak bir müze, mevlevilere ait bir sergi ve bir hediye dükkanı var. Yoğun kalabalıktan tam bakamadık ama müze ve ilintili bilgiler çok da iyi değil gibiydi. Bir çok yerde bilgilerin sadece Türkçe verilmesi turistlerin düşünülmemiş olması bir eksiklikti.

O güne mi özgü bilinmez ama biz gittiğimizde içeridekilerin önemli bir kısmı kızına hayırlı bir koca aramakla meşguldü. En son içeride bir kemana bakarak "Allah'ım kızıma hayırlı bi koca nasib et yarabbi!" diye dua eden teyzeyi görünce sigortalarım attı ve dışarı çıktım. Bu ayrıca kader/kısmet/inanç konulu başka bir postta inceleneceği için geçiyorum.



Konya'lıların patentini aldığı bir yiyecekleri de var: Etli ekmek. Aslında Lahmacun kelimesinin Türkçe'si olan (Lahm: Arapça et, Macun: Hamur, ekmek gibi) bu yemek görüntü bakımından da bilmeyen birisi için gayet lahmacundur. Lahmacundan tek farkı daha az baharat içermesi ve de parça et içermesi. Ne lezzet olarak ne de başka bir yönüyle çok da fazlası olan bir yemek değil.

Özünde Konya 2 günlük bir seyahat için ideal. Daha kısası az, daha fazlası ise sıkıcı olabilir. Tabii önceden iyice araştırıp gidilecek yerleri iyice belirledikten sonra.

25 Eylül 2007 Salı

Mahallenin Güvenliğinden Sorumlu Teyzeler

Türkiye'nin sivil savunmasında böyle ciddi bir oluşum var: "Cam veya Balkonda Oturan Fahri Polis Memureleri". Bu teyzeleri ilk farkedişim İstanbul'a üniversite için geldiğimde kiralık ev ararken oldu. Genelde sokakta yürürken kafanızı kaldırıp apartmanlara bakmadığımız için (bakın genelde dedim) bu teyzelerin varlığından çok da haberdar değiliz. Oysa onlar yazları birbirimizi korkutmak için anlattığımız hikayelerdeki gibi "hep oradalar ve bizi hep izliyorlar".

Ayrıca bu teyzelerin ciddi bir database'leri de var. Yine bir taşınma söz konusu. Aynı mahalle içinde 2 apartman sağa taşınıyoruz. Yollarda rezil rezil eşya taşırken aslında neredeyse hiçbir üyesine selam vermediğimiz (yabanilikten değil mahalle muhabbeti kastığından) mahallenin tüm teyzelerinin bir şekilde bizimle ilgili tüm detayları bildiğini farketmiştik. Nereliyiz, hangi okul, eve gelip giden erkekler, kızlar vs. Neredeyse beni, benim kendi ananemden daha iyi tanıyan teyzelerin olması fikri bir parça ürkünç geliyor!

Tonton teyze tadındaki bu insanlarda çok ciddi bir kayıt sistemi de var. Muhtarla yarışabilecek derinlikte bilgi sahibi bu insanlardan şöyle bir cümle duymak mümkün. "Onlar önce Göztepe'ye taşındılar orda hanımın eltisi var. Yazları, Didim'e gidiyolar yazlık var, oğlanda üniversitede not ortalaması da 2,4". Yani sanırsınız bahsedilen aranılan bir terörist! Bu nasıl bir istihbarattır anlamak mümkün değil. Sorun, en son 6 yıl önce yolda ayaküstü bir karşılaşmışlardır ama Brotherhood of Cam Teyzeleri aralarında da sadece kendilerinin bildiği muazzam haberleşme ağlarıyla her haberi anında alırlar!

Eskiden olsa teyzelerden gelen soruları hafif ters bir şekilde cevaplayarak muhabbeti uzatmamayı seçiyordum fakat artık korkuyorum. Ters bir cevap verirsem, teyze birden dürbünlü tüfeğini çıkarır ve "say hello to my little friend!" der mi acaba? :)

21 Eylül 2007 Cuma

İletişmek

Geçenlerde süper bir aforizma okudum. Adını maalesef hatırlayamadığım bir abimiz şöyle demiş:

"Aya çıkan insan ile iletişim kurabilecek sistemleri geliştirmiş bulunuyoruz. Buna karşın çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla, zenci beyazla, işçi işverenle, (...) anlaşamıyor..."
Gerçekten de böyle. Çoğu zaman en yakındakilerle, bizi çaba göstermeden anlamasını beklediğimiz insanlarla bile en basit konularda anlaşmayı; bırakın anlaşmayı ne demek istediğimizi bile anlatamayı başaramayabiliyoruz. Bazen aynı şeyi söyleyip de kavga ettiklerini gördüğünüz insanlar hiç olmadı mı? :)

Bazen en basit konuda, karşınızdakine ettiğiniz bir iki kelam laf bile o insanın algısı yüzünden o kadar ilginç olabiliyor ki... Misal 2 yıl kadar önce kedim ameliyat olmuştu ve enjektörle ağızdan -bebek emzirir gibi- besleniyordu. Haliyle 2 günde bir enjektör alıyordum. Zira enjektörü de yenilebilen bir şey sandığı için sivri dişleriyle her yerine minik delikler açıyordu. Gecelerden bir gece yarısı bir miktar alkol alıp eve dönerken enjektör kalmadığını hatırladım ve nöbetçi eczaneye girdim. Dışarıda arabada arkadaşlar bekliyor. Saat gece 02.00 vs.

Ben: İyi akşamlar, 20'lik enjektör istiyorum.
Eczacı: ?? Sebep?
B: İşte kedim falan cart curt vs.
E: Kusura bakmayın enjektörümüz yok.
B: Nası ya!!

Eczacı bariz bir biçimde bana yalan söyledi, eminim. Bu eczaneden sonra evime daha yakın başka bir eczaneye daha gittim, benzer bir tavırla karşılaşsam da bu sefer enjektörü aldım. Tok kedi, görevini yapmış kedi babası ve mutlu bir uyku... Yakın zamana kadar bu olayı gülerek anlatsam d
a ilk eczacıya kızgındım. "Gelip istediğimi tarif ettim. Neden bana inanmadı ki?" Oysa acaba karşı taraf benim ona yolladığım mesajları nasıl aldı? İçki içtiği belli bir genç, gece 2'de şırınga istiyor, zirzop bi kedi hikayesiyle...

İkinci hikaye bir ev taşıma hikayesi. Taşınırken ev sahibim "benim çocukluğum bu apartmanda geçti, ben bu insanların elinde büyüdüm. Ondan lütfen onları kızdırmayın rahatsız etmeyin. Hatta onların da olurunu alın demişti." Biz de ev arkadaşlarımla yaklaşık 2 haftayı apartmanda PR yaparak geçirdik ve ikna ettik insanların. Taşınmamızın hemen ertesinde eve dönerken mahallemizin şirin bakkalından bir şişe süt aldım. Bakkal emmi sanki Rakı almışım gibi gazete kağıdına sarmış, siyah poşete koymuş. Miş muş diyorum zira o anda bu durumdan haberisizim. Apartmanın önüne geldim ihtiyar heyeti kapıda laklakta.

Ben: Merhabalar, nasılsınız?
Topluluk: ...
B: Nasılsınız? Hava ne sıcak di mi? Blabla, süper boş konuşuyorum.
Amca: Yaa evet.

İşte tam o anda amcanın elimde uranyum tutuyormuşum gibi tedirgin tedirgin siyah poşete baktığını anladım ve jeton düştü. "Aaaa bunu da böyle sanki içki almışım gibi sardılar ya aahaha allah iyiliğini versin bakkal amca" yapıp şapkadan tavşan çıkarır gibi poşetten süt şişesini çıkardım. O anda ihtiyar heyetinin yüzündeki rahatlama ve bana karşı tutum değişikliklerini keşke görebilseydiniz. Bir anda pis içki içen, öğrenci evi üyesinden süt içen temiz çocuğa geçiverdim, 2 saniyede :)

Ne kadar çabalarsanız çabalayın, telepatiyi içeren bir teknoloji falan gelişmedikçe iletişim hep bir problem veya en azından ciddi bir çaba gerektiren konu olarak kalacak. Ben en yakınlarımdan birine "Şu pantolonu kuru temizlemeye verirsen süper olur. Bir de sorsana sadece ütü yapıyolar mıymış?" diye sorduğumda; "hımm demek sadece ütü yapılsın istiyor" diyerek pis pantolonu direk ütüye vermesini başka türlü açıklayamıyorum :)

13 Eylül 2007 Perşembe

Geri Sayım

O gün geldi... 25 yıl 10 ay sonra çocukluk, öğrencilik, aylaklık -adına her ne diyorsanız- dönemi benim için bitiyor: Yarın işe başlıyorum! Aslında ilk gün için menümüz hafif, sadece oryantasyon toplantısı ile idare edeceğiz ama içten içe biliyorum ki bundan sonra bu günlere dönmemin tek yolu -eğer işsiz kalmazsam- emeklilik.

Tüm tanıdıklarım içinde en son işe başlayan benim [Hatta Ayşe'den bile 2 hafta geç başlıyorum! :)]. Bu hem bir baskı unsuru oldu bana (evde kalmış kız hissiyatına vakıf oldum); hem de tüm çalışan arkadaşların kıskançlıkla karışık "Sakın başlama! Biz başladıkta nooldu? iğrenç bişi!" şeklinde yakarmalarına katlanmak zorunda kaldım. Söylemeye gerek yok, hepsi üniversiteyi, liseyi deli gibi özlüyorlar. İnsan böyle işte; aynı adamlar/kızlar üniversitede söylenirlerdi "bir çalışmaya başlasak da hiç olmazsa emeğimizin karşılığı maaş alsak" diye...

İş hayatımdaki tek hedefim şu soldaki abi gibi olmamak, yani mümkünse men in black şeklinde tartan piste çıkmamak, pilimi bitirene kadar çalışmamak... İş görüşmelerinde gelen bitmez tükenmez sorulardan biri olan "Kendinizi çıkmaz ayın son çarşambasında nerede görüyorsunuz?"'a da karşımdakinin gözünün içine bakarak bunu söyledim. Umarım dileğim çıkar ne diyelim...

Bir de çekindiğim yegane durum uykusuzluk. Askerlik sayesinde artık uykusuzluk diye bir zayıflığım olmasa da; uykusuz kaldığım periyodun sonunda kendimi bariz biçimde mutsuz ve yaşlı hissediyorum! Umarım sağdaki abiye dönmem!

Artık günlerini laptop başında geçirecek bir bünye olarak daha fazla yazmak sözü ile bu post'u noktalayalım. Çalışanlara Allah kolaylık versin; çalışmayanlar hiç başlamasın! [Amma havaya girdim gören 10 yıldır Londra Borsasını yönetiyorum sanacak! :)]

Not: İş adamı/Businessman demiyomuşuz, çok seksist. Businessperson/İş insanı diyoruz. Çok havalı.

7 Eylül 2007 Cuma

Bizimkiler vs Lost

Dün Lost'un 3. sezonunda ilerlerken aklıma bir soru takıldı. Acaba bir gün bizden de Lost'vari kaliteli bir yapım çıkacak mı? Başlığa bakıp biraz abarttığımı düşünebilirsiniz; sonuçta Lost hali hazırda yayınlanan dizilerin en iyilerinden, Bizimkiler ise 1989’da çekilmeye başlanmış iddialı olmayan bir apartman dizisi. Dönem farklı, bütçe farklı, anlayış farklı vs. Fakat iyi ya da kötü olsun, izlediğim her yabancı dizide özgünlük, akıcılık, yaratıcılık almış yürümüş durumda. Oysa bizde en çok tutan diziler haricindeki tüm ortalama diziler yabancı dizilerden ya apartma ya da “kuvvetlice esinlenme”.



Süper Baba, İkinci Bahar, Perihan Abla
ve bunun gibi dizileri bir tarafa koyuyorum. (İsteyen bu listeye Bir İstanbul Masalı,
Asmalı Konak vs. de ekleyebilir, bence onlar burada değiller). Şu an kanallarımızda oynayan dizilerin büyük bir kısmı –aslında takip etmek de zorlaştı, 20 dizisi olmayan kanalı dövüyorlar- yabancı rakipleriyle kıyaslandığında çok yavan kalıyorlar. Yabancı dizilerde format 40-45 dakika dizi, 15-20 dakika reklam şeklinde 1 saati tamamlamaktır. Oysa bizde format, rating’i yüksek olan dizileri sakız gibi çeke çeke uzatmak ve alabildiğin kadar reklam alarak geceyi tamamlamak. İlk hangi cin fikirlinin aklına geldi bilmiyorum ama dizinin bir önceki bölümünü “özet” diyerek 1 saat boyunca tekrar yayınlamak da işte bu sündürme anlayışının bir ürünü. Bu sayede Asmalı Konak denen işkencenin gece yarılarına kadar sürdüğünü hatırlıyorum.

Seyircisine saygı duymayan bu anlayış, dizinin takip edilmesini de imkansız kılıyor. Örneğin bayıla bayıla izlediğim 24’te reklam aralarının en babası 4 dakikadır. Oysa ev arkadaşlarımın süper ilgiyle izlediği Asmalı Konak’ın reklam arasında gidip duş aldığımı hatırlıyorum! Döndüğümde dizi başlamak üzereydi, bir sonraki günün dizisinin reklamı yapılıyordu! 18 dakika ara verildikten sonra diziye veya filme tekrar konsantre olmak mümkün müdür? Reklam süreleri RTÜK tarafından düzenlendikten sonra bu sorun biraz aşıldı gibiyse de; reklam geliri seviyesini koruyabilmek için dizileri sündürme başladı.

Herkesin büyük bir ilgiyle izlediği İkinci Bahar, Süper Baba gibi dizilerde konu akardı. İyi oyunculuk ve kuvvetli bir hikayenin yanı sıra, her bölümde bir önceki bölümün üzerine mutlaka yeni gelişmeler olurdu. Oysa şimdi öyle değil. Aslında anlatacak hiçbir hikayesi olmayan 1001 Gece, hikayeyi uzatabilmek için Bergüzar Korel’in buğulu gözleriyle oradan oraya bakmasını, bakıp bakıp durmasını; aslında iki insan arasında çok kolay çözülebilecek, sadece “Canım sorun nedir?” diyerek halledilebilecek bir problemi 7-8 bölüme yayıyor. Sonunda da salak gibi barışıyorlar. Başka bir yaratıcılık abidesi olan Gümüş adlı dizide bölüm içerisinde 3-4 gün geçiyorsa, her gün için mutlaka önce Üsküdar sahilinden Kız Kulesi’ni gece görürüz, sonra da tüm boğazı sabah. Salağız ya sabah olduğunu başka türlü anlamamız mümkün değil! Eğer izlediyseniz, ortalama bir Seinfeld bölümünde anlatılan hikayelerin çokluğunu, derinliğini ve de konunun akışını düşünün; bir de Aliye’yi. Aliye’yi 10 hafta izlemeseniz bıraktığınız yerden ilerlemediğini rahatça görürsünüz. Oysa yabancı diziler için neredeyse yarım sezona tekabül eden 10 bölümde bir dünya değişiklik olur…

Bunların haricinde son trend yabancı dizileri kopyalama ve de pişkin pişkin üzerine yatma şeklinde. Türk versiyonu yapılan Evli ve Çocuklu (Married with Children), Patron Kim (Who’s the Boss), Aslı ile Kerem (Dharma and Greg), Tatlı Hayat (The Jeffersons), Acemi Cadı (Sabrina The Teenage Witch), Doktorlar (Buna apayrı bir parantez açmak lazım zira diğerleri tek bir diziden apartmayken bu Grey’s Anatomy, Nip/Tuck ve ER’in ortalamasıdır) gibi dizilerin bazıları orijinal eseri jenerikte belirtirken (bkz. Acemi Cadı) bir çoğu “Abi ne alaka, sana öyle gelmiş” diye işi pişkinliğe vuruyor. Ki bunlar sadece benim bildiklerim, kim bilir daha ne örnekler vardır. Bakın eleştirmesi tabu olan Avrupa Yakası ve Seinfeld benzerliklerine hiç girmedim bile…

Yaratmak şüphesiz kolay bir şey değil. Ama bu kadar kolaya kaçarak, seyirciyi salak yerine koymakta hakikaten ayıp olmaya başlıyor. Bu trend çalacak bir şey kalmayıncaya kadar devam edecek sanırım. Hangi kanalda olduğunu bilmiyorum ama “gerçek zamanlı” bir diziye başlayacaklarmış. İşte kızın tekine virüs enjekte edilmiş, 24 saat sonra aktive olacakmış vs. Ne kadar ilginç! Hikayenin Mission İmpossible 2’den, konseptin de 24’ten çalındığı bir dizi daha! Kahramanın adı da Cem Bavır olsun mesela! Önümüzdeki dönem de “Kahramanlar” diye bir dizi çıkarın, çalıp çırpmakta sınır tanımayın!

Not: Bu post’tan sonra Günaydın’dan, Kelebek’ten falan TV eleştirmenliği teklifi almak hedefindeyim! :)