21 Eylül 2007 Cuma

İletişmek

Geçenlerde süper bir aforizma okudum. Adını maalesef hatırlayamadığım bir abimiz şöyle demiş:

"Aya çıkan insan ile iletişim kurabilecek sistemleri geliştirmiş bulunuyoruz. Buna karşın çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla, zenci beyazla, işçi işverenle, (...) anlaşamıyor..."
Gerçekten de böyle. Çoğu zaman en yakındakilerle, bizi çaba göstermeden anlamasını beklediğimiz insanlarla bile en basit konularda anlaşmayı; bırakın anlaşmayı ne demek istediğimizi bile anlatamayı başaramayabiliyoruz. Bazen aynı şeyi söyleyip de kavga ettiklerini gördüğünüz insanlar hiç olmadı mı? :)

Bazen en basit konuda, karşınızdakine ettiğiniz bir iki kelam laf bile o insanın algısı yüzünden o kadar ilginç olabiliyor ki... Misal 2 yıl kadar önce kedim ameliyat olmuştu ve enjektörle ağızdan -bebek emzirir gibi- besleniyordu. Haliyle 2 günde bir enjektör alıyordum. Zira enjektörü de yenilebilen bir şey sandığı için sivri dişleriyle her yerine minik delikler açıyordu. Gecelerden bir gece yarısı bir miktar alkol alıp eve dönerken enjektör kalmadığını hatırladım ve nöbetçi eczaneye girdim. Dışarıda arabada arkadaşlar bekliyor. Saat gece 02.00 vs.

Ben: İyi akşamlar, 20'lik enjektör istiyorum.
Eczacı: ?? Sebep?
B: İşte kedim falan cart curt vs.
E: Kusura bakmayın enjektörümüz yok.
B: Nası ya!!

Eczacı bariz bir biçimde bana yalan söyledi, eminim. Bu eczaneden sonra evime daha yakın başka bir eczaneye daha gittim, benzer bir tavırla karşılaşsam da bu sefer enjektörü aldım. Tok kedi, görevini yapmış kedi babası ve mutlu bir uyku... Yakın zamana kadar bu olayı gülerek anlatsam d
a ilk eczacıya kızgındım. "Gelip istediğimi tarif ettim. Neden bana inanmadı ki?" Oysa acaba karşı taraf benim ona yolladığım mesajları nasıl aldı? İçki içtiği belli bir genç, gece 2'de şırınga istiyor, zirzop bi kedi hikayesiyle...

İkinci hikaye bir ev taşıma hikayesi. Taşınırken ev sahibim "benim çocukluğum bu apartmanda geçti, ben bu insanların elinde büyüdüm. Ondan lütfen onları kızdırmayın rahatsız etmeyin. Hatta onların da olurunu alın demişti." Biz de ev arkadaşlarımla yaklaşık 2 haftayı apartmanda PR yaparak geçirdik ve ikna ettik insanların. Taşınmamızın hemen ertesinde eve dönerken mahallemizin şirin bakkalından bir şişe süt aldım. Bakkal emmi sanki Rakı almışım gibi gazete kağıdına sarmış, siyah poşete koymuş. Miş muş diyorum zira o anda bu durumdan haberisizim. Apartmanın önüne geldim ihtiyar heyeti kapıda laklakta.

Ben: Merhabalar, nasılsınız?
Topluluk: ...
B: Nasılsınız? Hava ne sıcak di mi? Blabla, süper boş konuşuyorum.
Amca: Yaa evet.

İşte tam o anda amcanın elimde uranyum tutuyormuşum gibi tedirgin tedirgin siyah poşete baktığını anladım ve jeton düştü. "Aaaa bunu da böyle sanki içki almışım gibi sardılar ya aahaha allah iyiliğini versin bakkal amca" yapıp şapkadan tavşan çıkarır gibi poşetten süt şişesini çıkardım. O anda ihtiyar heyetinin yüzündeki rahatlama ve bana karşı tutum değişikliklerini keşke görebilseydiniz. Bir anda pis içki içen, öğrenci evi üyesinden süt içen temiz çocuğa geçiverdim, 2 saniyede :)

Ne kadar çabalarsanız çabalayın, telepatiyi içeren bir teknoloji falan gelişmedikçe iletişim hep bir problem veya en azından ciddi bir çaba gerektiren konu olarak kalacak. Ben en yakınlarımdan birine "Şu pantolonu kuru temizlemeye verirsen süper olur. Bir de sorsana sadece ütü yapıyolar mıymış?" diye sorduğumda; "hımm demek sadece ütü yapılsın istiyor" diyerek pis pantolonu direk ütüye vermesini başka türlü açıklayamıyorum :)

13 Eylül 2007 Perşembe

Geri Sayım

O gün geldi... 25 yıl 10 ay sonra çocukluk, öğrencilik, aylaklık -adına her ne diyorsanız- dönemi benim için bitiyor: Yarın işe başlıyorum! Aslında ilk gün için menümüz hafif, sadece oryantasyon toplantısı ile idare edeceğiz ama içten içe biliyorum ki bundan sonra bu günlere dönmemin tek yolu -eğer işsiz kalmazsam- emeklilik.

Tüm tanıdıklarım içinde en son işe başlayan benim [Hatta Ayşe'den bile 2 hafta geç başlıyorum! :)]. Bu hem bir baskı unsuru oldu bana (evde kalmış kız hissiyatına vakıf oldum); hem de tüm çalışan arkadaşların kıskançlıkla karışık "Sakın başlama! Biz başladıkta nooldu? iğrenç bişi!" şeklinde yakarmalarına katlanmak zorunda kaldım. Söylemeye gerek yok, hepsi üniversiteyi, liseyi deli gibi özlüyorlar. İnsan böyle işte; aynı adamlar/kızlar üniversitede söylenirlerdi "bir çalışmaya başlasak da hiç olmazsa emeğimizin karşılığı maaş alsak" diye...

İş hayatımdaki tek hedefim şu soldaki abi gibi olmamak, yani mümkünse men in black şeklinde tartan piste çıkmamak, pilimi bitirene kadar çalışmamak... İş görüşmelerinde gelen bitmez tükenmez sorulardan biri olan "Kendinizi çıkmaz ayın son çarşambasında nerede görüyorsunuz?"'a da karşımdakinin gözünün içine bakarak bunu söyledim. Umarım dileğim çıkar ne diyelim...

Bir de çekindiğim yegane durum uykusuzluk. Askerlik sayesinde artık uykusuzluk diye bir zayıflığım olmasa da; uykusuz kaldığım periyodun sonunda kendimi bariz biçimde mutsuz ve yaşlı hissediyorum! Umarım sağdaki abiye dönmem!

Artık günlerini laptop başında geçirecek bir bünye olarak daha fazla yazmak sözü ile bu post'u noktalayalım. Çalışanlara Allah kolaylık versin; çalışmayanlar hiç başlamasın! [Amma havaya girdim gören 10 yıldır Londra Borsasını yönetiyorum sanacak! :)]

Not: İş adamı/Businessman demiyomuşuz, çok seksist. Businessperson/İş insanı diyoruz. Çok havalı.

7 Eylül 2007 Cuma

Bizimkiler vs Lost

Dün Lost'un 3. sezonunda ilerlerken aklıma bir soru takıldı. Acaba bir gün bizden de Lost'vari kaliteli bir yapım çıkacak mı? Başlığa bakıp biraz abarttığımı düşünebilirsiniz; sonuçta Lost hali hazırda yayınlanan dizilerin en iyilerinden, Bizimkiler ise 1989’da çekilmeye başlanmış iddialı olmayan bir apartman dizisi. Dönem farklı, bütçe farklı, anlayış farklı vs. Fakat iyi ya da kötü olsun, izlediğim her yabancı dizide özgünlük, akıcılık, yaratıcılık almış yürümüş durumda. Oysa bizde en çok tutan diziler haricindeki tüm ortalama diziler yabancı dizilerden ya apartma ya da “kuvvetlice esinlenme”.



Süper Baba, İkinci Bahar, Perihan Abla
ve bunun gibi dizileri bir tarafa koyuyorum. (İsteyen bu listeye Bir İstanbul Masalı,
Asmalı Konak vs. de ekleyebilir, bence onlar burada değiller). Şu an kanallarımızda oynayan dizilerin büyük bir kısmı –aslında takip etmek de zorlaştı, 20 dizisi olmayan kanalı dövüyorlar- yabancı rakipleriyle kıyaslandığında çok yavan kalıyorlar. Yabancı dizilerde format 40-45 dakika dizi, 15-20 dakika reklam şeklinde 1 saati tamamlamaktır. Oysa bizde format, rating’i yüksek olan dizileri sakız gibi çeke çeke uzatmak ve alabildiğin kadar reklam alarak geceyi tamamlamak. İlk hangi cin fikirlinin aklına geldi bilmiyorum ama dizinin bir önceki bölümünü “özet” diyerek 1 saat boyunca tekrar yayınlamak da işte bu sündürme anlayışının bir ürünü. Bu sayede Asmalı Konak denen işkencenin gece yarılarına kadar sürdüğünü hatırlıyorum.

Seyircisine saygı duymayan bu anlayış, dizinin takip edilmesini de imkansız kılıyor. Örneğin bayıla bayıla izlediğim 24’te reklam aralarının en babası 4 dakikadır. Oysa ev arkadaşlarımın süper ilgiyle izlediği Asmalı Konak’ın reklam arasında gidip duş aldığımı hatırlıyorum! Döndüğümde dizi başlamak üzereydi, bir sonraki günün dizisinin reklamı yapılıyordu! 18 dakika ara verildikten sonra diziye veya filme tekrar konsantre olmak mümkün müdür? Reklam süreleri RTÜK tarafından düzenlendikten sonra bu sorun biraz aşıldı gibiyse de; reklam geliri seviyesini koruyabilmek için dizileri sündürme başladı.

Herkesin büyük bir ilgiyle izlediği İkinci Bahar, Süper Baba gibi dizilerde konu akardı. İyi oyunculuk ve kuvvetli bir hikayenin yanı sıra, her bölümde bir önceki bölümün üzerine mutlaka yeni gelişmeler olurdu. Oysa şimdi öyle değil. Aslında anlatacak hiçbir hikayesi olmayan 1001 Gece, hikayeyi uzatabilmek için Bergüzar Korel’in buğulu gözleriyle oradan oraya bakmasını, bakıp bakıp durmasını; aslında iki insan arasında çok kolay çözülebilecek, sadece “Canım sorun nedir?” diyerek halledilebilecek bir problemi 7-8 bölüme yayıyor. Sonunda da salak gibi barışıyorlar. Başka bir yaratıcılık abidesi olan Gümüş adlı dizide bölüm içerisinde 3-4 gün geçiyorsa, her gün için mutlaka önce Üsküdar sahilinden Kız Kulesi’ni gece görürüz, sonra da tüm boğazı sabah. Salağız ya sabah olduğunu başka türlü anlamamız mümkün değil! Eğer izlediyseniz, ortalama bir Seinfeld bölümünde anlatılan hikayelerin çokluğunu, derinliğini ve de konunun akışını düşünün; bir de Aliye’yi. Aliye’yi 10 hafta izlemeseniz bıraktığınız yerden ilerlemediğini rahatça görürsünüz. Oysa yabancı diziler için neredeyse yarım sezona tekabül eden 10 bölümde bir dünya değişiklik olur…

Bunların haricinde son trend yabancı dizileri kopyalama ve de pişkin pişkin üzerine yatma şeklinde. Türk versiyonu yapılan Evli ve Çocuklu (Married with Children), Patron Kim (Who’s the Boss), Aslı ile Kerem (Dharma and Greg), Tatlı Hayat (The Jeffersons), Acemi Cadı (Sabrina The Teenage Witch), Doktorlar (Buna apayrı bir parantez açmak lazım zira diğerleri tek bir diziden apartmayken bu Grey’s Anatomy, Nip/Tuck ve ER’in ortalamasıdır) gibi dizilerin bazıları orijinal eseri jenerikte belirtirken (bkz. Acemi Cadı) bir çoğu “Abi ne alaka, sana öyle gelmiş” diye işi pişkinliğe vuruyor. Ki bunlar sadece benim bildiklerim, kim bilir daha ne örnekler vardır. Bakın eleştirmesi tabu olan Avrupa Yakası ve Seinfeld benzerliklerine hiç girmedim bile…

Yaratmak şüphesiz kolay bir şey değil. Ama bu kadar kolaya kaçarak, seyirciyi salak yerine koymakta hakikaten ayıp olmaya başlıyor. Bu trend çalacak bir şey kalmayıncaya kadar devam edecek sanırım. Hangi kanalda olduğunu bilmiyorum ama “gerçek zamanlı” bir diziye başlayacaklarmış. İşte kızın tekine virüs enjekte edilmiş, 24 saat sonra aktive olacakmış vs. Ne kadar ilginç! Hikayenin Mission İmpossible 2’den, konseptin de 24’ten çalındığı bir dizi daha! Kahramanın adı da Cem Bavır olsun mesela! Önümüzdeki dönem de “Kahramanlar” diye bir dizi çıkarın, çalıp çırpmakta sınır tanımayın!

Not: Bu post’tan sonra Günaydın’dan, Kelebek’ten falan TV eleştirmenliği teklifi almak hedefindeyim! :)

28 Ağustos 2007 Salı

İyi Saf, Kötü Saf

Biraz da keyifli şeyler... Malumunuz Asmalı Mescit son 1-2 yıldır evrim geçirerek hip bir semte dönüştü. 3-5 yıl önce oradan döküntü evler satın alanlar şu anda köşe olmuş durumdalar. En gözde meyhaneler, gece klüpleri, restoranlar orada; daha önceden başka semtlerde kurulup ünlenen TAPS gibi yerler şubelerini buraya açıyor... Hatta bu mekanlar o kadar aldı yürüdü ki yazlık mekanlara şubeler bile açmaya başladılar. (bkz. Otto Alaçatı , Babylon Alaçatı). O kadar çok iyi seçenek var ki, eğer nereye gideceğinize karar vermeden Asmalı Mescit'e gittiyseniz dar sokaklarında çemberler çizmeniz çok olası!

Bu sefer bir özel gün kutlaması sebebiyle gidildiği için mekanı belirleyerek gitmiştik mekan da, başlıktan anlıyacağınız üzere, Saf ("Simple Authentic Food"'un kısaltması). Asmalı Mescit'te Taps ve Picante'yi geçtikten sonra solda kalıyor. Saf adı gibi organik yemekler yapan bi bistro. Yemekler ya pişirilmemiş olarak geliyor, ya da buharda çok hafif pişirilerek geliyor. Kullanılan tuzdan, yemeğin içindeki en ufak ayrıntıya; masaya gelen sudan martiniye kadar her şey organik.





Bu yanda ikamet etmekte olan Global Tadım Tabağı ve Kaju Fıstığı Humusu. 1'i başlangıç, 1'i de tadım tabakları menüsünden. Garsonun "yetmeyebilir" uyarsına rağmen iki kişi 3 başlangıç, 1'er kadeh içki ve 2 tatlıyla bayağı bir doyduk. Yemekler ortalama mekanlara göre lezzetli olsa da ne suşisi SushiCo kadar lezzetli, ne de humusu annemin ki kadar başarılı... Yanda gördüğünüz yarım salatalık, 1/3 havuç ve avuçiçi kadar humus için 17 lira istemeleri (su an 12'ye düşürmüşler) biraz kaş kalkıklığı yaratsa da hadi dedim bu güzel günü bozmayayım. Yine de hakkını verelim humus tabağının son üyesi olan keten tohumundan yapılan çıtırdakların tadını hala unutamadım!








İlk ve üçüncü fotoğraflar tatlılar. Malesef internet sitelerindeki menülerde tatlılar belirtilmemiş. İlki orman meyveli bir dondurma olup rüya gibi bir tada sahipti. Benim deneyimlediğim 2.'si (her zaman yaptığım gibi daha tatsızı seçtim!) meyveli, dondurmalı cheesecake'imsi... İçtiğimiz içkiler de inanılmaz ekşilikte gelen Sultanahmet Sangria ile, süper bir Mojito'ydu. [kötü içkiyi yine ben seçtim, isimden anlamam gerekirdi :)]







Biz oradayken tüm müşteriler değişik yabancı diller konuşmaktaydı. Bir nevi Birleşmiş Milletler yemeği gibiydi. Genel olarak yemekler resim gibi, tadları da fena değil (hatta bazıları oldukça iyi) ama restorandan çıkarken biraz 'imaj' satın aldığınızı hissederek çıkıyorsunuz. Zaten internet sitelerinde de reklamlarını Balçiçek Pamir'den "90 yaşında kayak yapmak isteyenlere..." alıntısıyla yapıyorlar. Ben 90 yaşımda kayak yapmak istemiyorum.

Bu noktaya kadar bahsettiğim Kötü Saf, Asmalı Mescit şubesi. iyi Saf'ı sona sakladım. Artık süper başarılarından mıdır, halkımızın çılgın detoks tutkusundan mıdır bilemiyorum bir şube de Kuruçeşme'ye tam Su Ada'nın karşısına açtılar. Malumunuz artık sağlık sayfası olmayan gazeteyi dövüyorlar; en cılızından en butlusuna tüm kadınlarımız "nasıl sağlıklı yaşarım, bir avuç kuruyemiş yersem, havuç kökünü buharda pişirip yüzüme sürersem tüm toksinlerinden arınır mıyım?" düsturuyla yaşadıkları için bu 2. şubenin başarısız olması mümkün değil. Zira hem 'Take Away' hem de detoks ürünleri satan ufak bir market açmışlar. Himalaya kristal tuzu alamayacağım diye çok korkuyordum!

Market beni hiç ilgilendirmediği için pas geçiyorum. İçeride 5-6 kişilik bar taburesi, dışarıda da yol kenarına atılmış 2 masayla hizmet veriyorlar. Wrap, tatlı, salata ve içeceklerden oluşan oldukça sade bir menüleri var. Mekan değişikliği fiyatlara da yansımış. Ufak salata, wrap ve içecekten oluşan 15 ytl'lik öğle menüsü tabakta bırakılmayacak kadar lezzetli, bitiremeyeceğiniz kadar çok. Tek alırsanız wrap'ler 10 ytl, salatalar 7 ytl. Özellikle humuslu wrap'i harika.

Bu detoks çılgınlığı tarafında bakmadan, Kuruçeşme şubesini övmemek mümkün değil. Gerek fiyatlar, gerek lezzet gerekse servis çok başarılı. Civarda oturanlara müjdeyi vereyim yakında evlere servis de başlıyor!

23 Ağustos 2007 Perşembe

Zihin Kuraklığı

Anlaşılan olmayacak! Başka şeyler, biraz keyifli şeyler yazayım diyorum ama mümkün değil. Tatile giderken de suydu, kuraklıktı bundan bahsederek, tatsız tatsız tatile çıkmıştım, döndüm konu hala bıraktığım noktada. Ankara bu arada öyle bir noktaya geldi ki, hastaneler hasta kabul edemez, mevcut hastalardan durumu ağır olmayanlar taburcu edilir hale geldi. Fakat şehre su getirmekle, hizmet etmekle yükümlü adamlar hala orayı burayı suçluyorlar sanki 13 yıldır görev başında olanlar kendileri değilmiş gibi!

Durumun bu derecede ağırlaşacağı ASKİ, DSİ hatta bir özel şirket tarafından hazırlanan değişik raporlarda Mehlih Gökçek'e sunulmasına rağmen, paşam bu uyarıları hiiiç dikkate almadığı gibi; kendisine bağlı fen işleri vs gibi kurumların paralarını da alarak yol, üst geçit falan yaptı. Yine uyarılmasına kendisine "oraya buraya çim ekmeyin, çim çok su ister" denmesine rağmen; "Ben çalı çırpı sevmem" diyerek Ankara'nın her yerine çim ekti. En son 1 hafta önce hala gece tankerle refüj çimleri sulanıyordu...

Neyse bütün bunları zaten gazetelerden okudunuz, okuyorsunuz tekrar etmek anlamsız. Önemli olan bunlara karşı ne yapıldığı. Bir arap büyükelçisinden "Hocam biz çöl ortasında yaşıyoruz, bizde bile sular böyle kesilmez" lafını işetme noktasına geldikten sonra insanda biraz utanma olur, bir şeyler yapar değil mi? Değilmiş demek ki. Melih Gökçek önce Allah'ın takdiri dedi, sonra kendisi hariç herkesi suçladı, herkesi yağmur duğasına çağırdı vs. Olmadı, hala yağmur yok. Gerçi adına meteoroloji denilen bir bilim dalı var o "birkaç ay daha böyle gidecek" dedi ama bakalım, belki yeterince yağmur duası edersek durumlar değişir! :)

Son bomba da AKP İdare Amiri Hüsrev Kutlu'dan geldi: Kuraklığın sebebi Ahmet Necdet Sezer! Bakalım ne demiş zat:
Ankara'nın bu yıl susuzluktan yanıp kavrulmasına AKP İdare Amiri Hüsrev Kutlu'dan ilginç yorum geldi: "Sebebi Ahmet Necdet Sezer"

Kutlu'ya göre Ankara'ya yağmur yağmamasının sebebi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. Parlamentoda bir grup gazeteci ile sohbet eden Kutlu, "Bence yağmur Ankara'da görev süresi bitip de hâlâ bu görevde oturan bir kişi olduğu için yağmıyor. Bunun böyle olup olmadığını tabii zaman gösterecek. Görev süresi bittikten sonra bakacağız" dedi.
İşte zihin kuraklığı dediğim bu. Bu insanların zihni o kadar kurak ki; böyle bir zihinden sorun çözücü veya olumlu bir şey çıkması mümkün değil. Geçenlerde sabah kahvaltısında babam "Ezkaza CHP - MHP ikilisi çoğunluğu elde etmiş olsa AKP bizim duymayacağımız, görmeyeceğimiz ufak yerlerde 'Bunlar geldi kuraklık oldu, uğursuz bunlar' diye propaganda yaparlar." demişti. Espri yapar gibi gelmişti, ciddiymiş. Kurak zihinlerden uzak olmanız dileğiyle...

Ek: Haber için: http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=128786

Not: İstedim ki post'a bir tane Melih fotoğrafı koyayım. Yapamadım, görmeye bile katlanamıyorum...

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Fırat ve Dicle'yi Özelleştir(ebil)mek!

Az buçuk ülke siyasetini takip edenler bilir. "Babalar gibi satan" ve "ülkeyi pazarlamakla mükellef" bir maliye bakanımız ve başbakanımız var. Partilerinin programlarında -ve daha önceki hükümetten miras kalan IMF anlaşmasında- özelleştirme yer alıyor. Zaten özelleştirdikçe de arkalarındaki destek (yurtdışı siyasi ve ekonomik çevreleri) giderek artıyor. Yurtiçinde ise biraz kakafoni hakim. Bazı kesimlerde şiddetle "vatan satılıyor" derken, diğerleri "boşu boşuna elde tutmaktansa satılsın" diyor, bi kısım bu anlaşmaları alkışlıyor vs.

Bilmeyen yok sanırım özelleştirme kısaca devlet malının özel sektöre transferidir. ABD gibi bazı devletler Irak'ta savaşan ordunun bile bir kısmını özelleştiren* bir anlayışa sahipken; komünizme yakın diğerleri var olan özel teşebbüsleri de devletleştiriyorlar. Kısaca birden çok anlayış, herkesin kendi doğrusu var. Sanırım bu sebepten ülkemizde de böyle bir tartışma sürüp gidiyor. Özelleştirme konusunda -aynı diğer önemli konularda olduğu gibi- bir planımız yok, nasıl olacağına karar vermemişiz.

Nasıl bir devletin çorap, iğne ve ampül üretmesi saçmaysa; uğruna savaşlar verilen ekonomik bağımsızlığın simgesi -ve ayrıca stratejik öneme sahip- bazı değerlerin de sırf "özelleşiyoruz baba" modunda elden çıkarılması da o kadar hatalı. İsim isim saymaya gerek yok enerji, bankacılık, telekomünikasyon vb. bir çok önemli sektörden -Türkiye standartlarında- dev şirketler özelleştirildi, özelleştiriliyor. Körü körüne özelleştirme karşıtı da değilim, iyi bir fiyata satıldıysa veya var olan dış borcun kapatılması gibi bir amaca hizmet ettiyse de durumu kabullenebilirim. Ama acaba gerçekten olan bu mu?

5 yıllık AKP iktidarında görülmemiş meblağlarda özelleştirmeler yapıldı. Dönüpte rakamlara bakmaya üşendim ama sadece 1 yılda 20 milyar $ civarı özelleştirme yapıldığını hatırlıyorum. Peki bu dönemde kamu dış borcu ne oldu? 85 milyar $'dan 87 milyar $'a çıktı. İtiraz etmek için ekonomist olmaya gerek yok. 5 yıl önce borcunuz fakat iyi kötü varlıklarınız varken, 5 yıl geçti en değerli varlıklarınızı sattınız borç -ufak da olsa- arttı. Bunu kimsenin kabul edebileceğini sanmıyorum. Eh hal böyleyken, AKP'nin 2. dönemde özelleştirmelerin hızını arttıracağını açıklamasına itirazla yaklaşanlar çok.

Zatan halihazırda satabilecek çok varlık kalmamışken (Bir iki banka ve 3-4 büyük kamu kuruluşu kaldı) ilginç haber Milliyet'te yayımlandı. Habere göre Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanım hakkı 49 yıllığına özel şirketlere kiralanacak. Şimdi bu haberi en ciddi AKP karşıtlarına anlattığım zaman "ahahaha hadi len" dediler, "bu kadar da olamaz". Malesef şaka değil hökümet ciddi ciddi bildiğiniz akarsuları özelleştirmeyi düşünüyor. Gerekçe de atıl su kaynakları, bunlar zaten akıyorlar boşa falan. 100 yıldır anlatılan Fırat akıyor Türkler bakıyor hikayesi...

Bakalım dünyada akarsular özelleşince neler olmuş:
Dünyada suyun özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesinin halklar üzerindeki olumsuz etkisi, her geçen gün daha fazla hissedilmekte ve hızla da artmaktadır. Örneğin, Bolivya’daki Cochomamba kentinde ve kamunun elinde bulunan su hizmetlerini 1999 yılında Hollandalı Bechtel şirketi satın aldı. Satış işleminden birkaç hafta sonra hiçbir yatırım ya da iyileştirme yapmaksızın su satış fiyatlarını %200 arttırdı ve halk su alamaz hale geldi. Şirketin su satış fiyatlarını indirmeyi reddetmesi üzerine halk isyan etti ve geniş çaplı protesto eylemleri Bechtel’i Bolivya’dan ayrılmaya mecbur etti. Kasım 2001’de Şirket Bolivya devletine karşı, WTO’nun Tahkim mekanizması olarak kullandığı Dünya Bankası’nın ICSID-Yatırım Uyuşmazlıklarının Uluslararası Çözüm Merkezinde 25 milyon $ tutarında bir tazminat davası açtı ve “bu tutarın, yatırım miktarının yanı sıra, şirketin kar beklentisini de içerdiğini de” açıkladı. Şirket davayı Bolivya ve Hollanda arasında imzalanmış olan bir İkili Yatırım Anlaşması (BIT)’na dayandırdı. Dava Dünya Bankasının kendisini tarafsız bir yargı merkezi gibi tanımlayan ICSID’da açıldı. Ancak Dünya Bankası Başkanları doğrudan ICSID tahkim panellerinin başkanlığını da yürütüyor. Coshomamba’daki kamusal su hizmetlerinin Bechtel’e devredilmesinde Dünya Bankasının zorlayıcı rolü dikkate alınırsa ICSID’ın hangi taraflı olduğu da ortaya çıkıyor. Nitekim ICSID’da bir yıldan daha fazla süren dava 2003 yılı başında Bechtel Şirketi lehine sonuçlandı, kel göründü ama bu Bolivya devletini tazminat ödemekten kurtaramadı ve Bolivya Halkı da Uluslararası Tahkim ile tanışmış oldu.
Bu da ikinci örnek:
Bir başka örnek ise Gana’dan, yıllarca siyanürle altın elde edilen ülkede temiz suya ulaşmak bir hayli zorlaşmışken, Dünya Bankası kredi anlaşması yapmak için Gana Hükümetine ülkedeki kent-su dağıtımının özelleştirmesini şart koştu. Hükümet ise bunu da halka reform diye yutturmaya çalışıyor. Bu reform programı suyun sunumu karlı olan şehir suyu ile karlı olmayan kırsal bölgeler ikiye ayrıldı. Şehirdeki suyun dağıtımı özel şirkete devredilecek, maliyetler tam olarak karşılana kadar su tarifeleri arttırılacak ve daha sonra su şirketinde çalışanların sayısı azaltılarak şirket karlı hale getirilecek.
Örnek daha bol. Su kadar değerli ve önemli bir konuda, susuzluk sıkıntısı bu kadar ciddi biçimde başgöstermişken, ülkenin başkentine 2 günde 1 su verilirken o ülkenin en büyük 2 akarsuyunu 49 yıllığına kiralamak nasıl bir şeydir? Düşünüyorum, anlayamıyorum. Haydi şu ana kadar ki özelleştirmeleri bir şekilde ekonomik sebeplerle açıkladık fakat akarsuyu özelleştirmek nedir ya?! Adı da değişsin Fortis Dicle veya ne bileyim Nestlé Fırat olsun. Her şeyi bankaları, şirketleri, akarsuları özelleştirdik diyelim sırada ne var? İşsizleri de özelleştirelim (!), malum onlar da boşta duruyorlar hiçbir şey atıl olmasın!.. Üzerine espri de yapsam espri kaldıramayacak kadar ciddi bir konu. Bakalım ne olacak?

Son not: Özelleştirmeden beklenen gelirin 3,1 milyar $, Akbank'ın 2007 yılı ilk 6 ayı net karının yaklaşık 1 milyar $ olduğunu söylersem "beklenen gelirin" ne kadar komik olduğu görülür sanırım: Akbank'ın 1.5 yıllık karına karşılık Fırat ve Dicle'nin 49 yıllığına kiralanması...

Alıntıların kaynağı: http://www.antimai.org/mkl/sy03ikkolcu.htm#_ftn1

* ABD ordusunun Irak'ta savaşan yiğitlerinin (!!) bir kısmı özel güvenlik şirketlerinin paralı çalışanlarından oluşmakta. Başarısızlıklarının sebebi biraz da bundan sanırım.

26 Temmuz 2007 Perşembe

Seçim Sonuçları Sürpriz Oldu mu?

Uzunca bi ara vermişim. Bakıyorum da yaklaşık 2 haftalık bir suskunluk. Bu 2 haftaya yine dünyalar sığdırdım. İnek sağma makinelerinin temizlik ve hijyeni üzerine fransızcadan türkçeye çeviri, taşınma, ufak bir Ankara kaçamağı ve seçimler! (En önemlisini de en sona bıraktım!)

Seçimlerin sonucu malum. Birçokları gibi ben de seçim akşamı tv başında biraz hayretle, biraz kızgınlıkla tablolara baktım. Üzerinden biraz bir süre geçince insan kendi kendine soruyor sonuçlar gerçekten de bu kadar şaşırtıcı mıydı? Son 5 yıldır, beğensek de beğenmesek de, bir şeyler yapar gibi olan AKP, her dediğine itiraz eden, tersini söyleyen CHP değil miydi? AKP'nin 10 icraatının 9'u tüylerimini diken diken ediyor, hatırladıkça sinirleniyorum. Fakat karşısında hiçbir şey önermeyen, sadece "öcü" diyerek korku yoluyla oy toplamaya çalışan rakipler...

Bu seçim döneminde TV'lerden, gazete ve internetten partileri takip etmeye çalıştım. CHP'nin ne vaat ettiğini bir türlü anlayamadım. Geçen 1-2 ayda aklımda kalan tek şey Bay-Kal'ın nüfus cüzdanını göstererek "hastanede bununla tedavi olunacak dediği" oldu. Oysa misal oyumu da verdiğim Baskın Oran'a bakalım. Herhalde söylediklerini toplasak, CHP'nin Bay-Kal'la girdiği son 4 seçimde söylediklerinin toplamından fazladır.


Tony Blair'in bir anısı var. Gençliğinde İşçi Parti için kapı kapı dolaşıp "Nükleer Silahlanmaya Hayır!" broşürü dağıtırken [Bu arada O da ne kadar değişmiş gençliğinden bu zamana :)], düşük gelirli bir muhitte bir kadın kapıyı açmış, Blair'i dinlemiş. Ok demiş, "Sen evdeki açları doyur, ben de senin nükleer silahlarını durduracağım." Bizde de hikaye böyle. CHP gecekondu mahallesine gidip "Türban, Başörtüsü, Laiklik!" diyor; AKP'li belediye düzenli kira yardımı, çuvalla kömür/bulgur/pirinç yardımı yapıyor. Allahaşkına bu kesimin oyunu kime vermesi bekleniyor. Eşi, kızı ve gelini türbanlı; evine doğru dürüst ekmek girmeyen adama "Laiklik elden gidiyor ağalar!" derseniz size gülüp geçerler!

Bir de aslını inkar ederek, sağdan adaylar göstererek, milliyetçi oylar için üslup sertleştirerek olmaz. Millet aslı varken çakmasına oy vermez. Nitekim de vermedi. Bu partilerin geçmişini bilmeyen birisi sadece son 3-4 aya bakarak DP ve CHP, hatta MHP'nin çok benzer şeyler söylediğini görebilir. Eh o zaman DP ve MHP gibi orjinalleri varken neden CHP'ye oy verilsin?

CHP ve diğer partiler, tabana inip en AKP'liler kadar çalışmadıkça, doğru dürüst politikalar üretmedikçe bu sonuç baki kalacak. Seçmen açıkça gösterdi ki, laf salatası yapıp, uçuk vaatler edenlere en "cahili" bile inanmıyor. Öyle olsa iş aş Mr. Baş çılgınlar gibi oy almaz mıydı? Veya sokakta mazot dağıtan Cem Uzan?

Kısa ama çok çarpıcı ve komik bir alıntı ile bitirelim. CHP -sanırım- Bingöl'e otobüs kaldırıyor ki seçmen oy kullansın. 6.000 kişiyi şimdi adını unuttuğum bir ilçeye götürüyorlar. Seçim yapılıyor, ilçede CHP'ye çıkan oy 4.500. Bundan daha acıklı bir durum olabilir mi?