3 Haziran 2008 Salı

Küfür Kuşağının Acı Zaferi (Edit: Son dakika Golü)

Türkiye'de adam gibi futbol yazısı bulmak çölde 'çikolata fondü' bulmak kadar zor. Az biraz 4-4-2, ucundan Radikal ve birkaç ekşi sözlük yazarı... Klişesini söylemek gerekirse, acetobalsamico şu kurak ortama yazılarıyla güneş gibi doğdu. 18 aydır da güzel güzel yazmakta, -yakından takip edenler bilir- saçma Türk spor basınının birçok uydurmasyon haberinin aslını aktarmakta, "başkanım beni al", "fenergsbjk çok pis geçirdi" sığlığındaki spor medyasının tüm açıklarını tek başına doldurmaktaydı. Ta ki geçen cumartesine kadar. Ne demiş veda postunda acetob:

En keyifsiz tarafı da arka planda sadece şahsıma değil; postlarda adı geçenlere de edilen hakaret ve küfür içeren yorumları silmekti. Hakaret edenler, küfür edenler; en sonunda cumartesi günü o kilidi asmama sebep olan; bana yeter artık dedirten; 4 yaşındaki çocuğumun adını ağzına alıp küfür eden ve her seferinde anonim arkasında saklananlar. Blogu yoruma kapatıp devam etmek bir yoldu ama tercih etmedim...
Bu küfür kuşağının bir zaferi, adam gibi olanların da bir kaybıdır. Herhangi bir tartışma içeren youtube videosunu açın bakın (ahahah cümleyi tamamlayınca uyandım açamıyoruz youtube'u!). Edilen küfürlere, biz küfre alışık Türk gençleri olarak inanamıyoruz. Aklın hayalin almayacağı laflar sadece birinin sevdiği şarkıya diğeri kötü bir yorum yapmış diye...

Futbol yazmasından mütevellit bir takıma yönelik yazdığı ve bundan dolayı fanatiklerin küfür ettiği sanılabilir. Oysa Acetob'yi 10 aydır vs takip ediyorum hangi takımı tuttuğunu bilmiyorum. Çok da merak etmiyorum, fanatizmden uzak o kadar güzel yazıyordu ki... İnsan gerçekten merak etmekten kendini alamıyor nasıl o yazılara bakıp, 4 yaşındaki çocuğuna küfür etme noktasına gelir bir insan? Ve takip edenleri, okuyanları olarak nasıl 4 yaşındaki oğluna küfür edenler varken "takma sen; yazmaya devam et" diyebiliriz? Diyebileceğim kısaca çok yazık olduğudur...


***** Neyse ki acetob kararından döndü. Yüreğimize su serpti...

9 Ocak 2008 Çarşamba

Yol Hikayeleri Vol 1: İstanbul'da Neden Gerçek Zamanlı Dizi Çekilemez?

Sene sonu gelmiş. denetçiyiz, zibilyon adet depo sayımımız var. 2 günde bir stok sayım listeleri geliyor, arkadaşlarımla 3 aydır esprisini yaptığım Çorum bana patlıyor, gülüyoruz. Bonus olarak Yozgat da veriyorlar 'ordan geçersin yakın...' Olsun diyorum 'sayım cuma, ctesi hiç olmazsa 1 gün annemlerleyim...

Şirket benim için bi uçak bileti alıyor, bana mail atıyor 'bak biletin bu'. Daha önce uçağa binmeme rağmen ilk kez bana bi uçak ayarlandığı için hiç binmemiş gibi acemiyim. Eeee napıcaktım ki ben modundayım. Bir müddet sonra avarel halimi üzerimden atıyorum, on-line check-in yapıyorum, biniş kartımı basıyorum, internet gençliği, çok havalıyım! :)

Uçağa yetişirim diye erkenden çıkıyorum eve gidip bavul topluyorum. Bavul dediğime bakmayın altı üstü 1 t-shirt 2 içlik vs (buzzz gibi gıda deposu saymaya gidiyorum). Evden uçak için çıkıyorum saat tam 18.00. Check-in yaptırdım, biniş kartım 4'e katlı bir a4 olarak cebimde, bavulum yok. Rüya gibi bir yolcuyum THY için. Uçak kurallarına göre havaalanına varmam için tam 1 saat 40 dakikam var. 100 koca dakika! Eh zaten tramvayla gidicem, trafik yok, benden rahatı da yok. Durağa vardım 18.05. Tam durağa gelirken beni tramvaya götürcek otobüs geçti. Olsun moralimi bozmuyorum nasılsa iş çıkış saati vızır vızır otobüs geçiyor. Durakta bekleyen taksici anladı durumu. 'Abi götürüyim mi' diyor, kan kokusunu 3000 mt'den alan köpekbalıkları gibiler maaşallah...

Otobüs 15 dakika sonra 18.20'de geliyor. Ben biraz geriliyorum. Neyse ki yol mucizevi bir biçimde açık. Normal bir hızla gidioruz. Kabataş'da iniyorum tramvaya tam varıyorum, hop tramvay da gidiyor. Küfrediyorum saat 18.35. Bir 10 dk'da orada kaybediyorum, uzmanımız Shibafu'yu arıyor, THY'nin telefon servisi numarasını alıyorum. 

Tramvay babanne yürüme hızında ilerliyor, her durakta birileri kapanan kapıların arasına girerek zorla içeri giriyor. Kapılarını kapatamayan alet her durakta ekstradan yarım dakika duruyor. Tam 30 dakikada Kabataş'tan Aksaray' a gelebiliyorum. Sözde trafik yok, modern toplu taşıma aracı kullanıyorum! İsyan ederek iniyorum ve gördüğüm ilk taksiye dalıyorum. 'Abi 25 dakikada havaalanına varabilir miyiz?' Taksici saatine bakıyor (19.08) 'iş çıkış saati mümkün değil ama atla bir deneyelim'. Sanki başka şansım mı kalmış? Taksici kelimenin tam anlamıyla yardırıyor. Sahile inip transit yoldan havaalanına gidiyoruz. Daha Bakırköy'e gelmeden transit yol tıkanıyor. Sonradan görüyoruz ki kaza olmuş. Transit yolun yanındaki normal yol bomboş, vızır vızır. Bugün benim şanslı günüm! 

19.25 pes ediyorum. THY'yi arayıp bileti bir sonraki uçağa erteliyorum %30 ceza + 20 ytl ekstra. Geç kalışımın bana maliyeti. Neyse diyorum en azından tüm bilet patlamadı (Bu kadar Polyanna'yım). Yol da açılıyor. 19.44'te varıyorum havaalanına. Defalarca kaybettiğim 10-15 dakikaları kaybetmesem çok da rahat yetişirmişim. Taksiden iniyorum Milli Piyango'cu abiyle şakalaşıyorum. Çok rahatım nasılsa daha 1 saatim var uçağa. İçeri giriyorum, güvenlikçi kız gözlerini kısıyor 'Çok tanıdıksınız, acaba TV'den misiniz?' Teşekkür ediyorum 'bugün duyduğum en güzel şey bu oldu!' Kadın üstümü ararken saate bakıyorum 19.51. THY'ci abi 20.00'a kadar biletinizi alın demişti. Yavaş yavaş THY gişesine bakınıyorum. 19.54 anons geliyor: 'Dikkat dikkat Şafak adlı terbiyesiz, nerdesin ulan uçak kalkacak!' 

O an tüm bileti ertelemiş, tv ünlüsüne benzetilen Şafak gidiyor; yerine başı kesilmiş tavuk gibi ordan oraya koşuşuturan Şafak geliyor. Koşa koşa uçağa gidiyorum, güvenlik 'merabaa, nereye hemşerim?' diyor. 'Uçak?' diyorum 'Biniş kartı?' diyorlar. Haklılar. 2. kez pes ediyorum (arka cebindeki ne akıllım?) 19.56 THY gişesine gidiyorum. Yolda bir anons daha: 'Dikkat dikkat Şafak sen tam dayaklık bir adammışsın ya nerdesin kardeşim!' Ben yine kendimi kaybedip oraya buraya koşmaya başlıyorum, bir hostes problem nedir diyor, durumu anlatıyorum. 'Bakın kontuar'daki şu hanım uçuş süpervizörüdür o ok vermeden uçak kalkmaz' diyor. Kadına gidip durumu anltıyorum, bavulsuz olmam ve check-in yaptırmam sayesinde uçağı bekletiyor, 2. kez uçuş kartımı basıyor güvenliğe el kol yapıyor aranmadan şöle bir x-ray'den geçerek uçağa biniyorum. 19.59. 

Uçuş tecrübesi olan yolcular kaşlarını çatarak karşılıyorlar beni. Biliyorlar uçak beni bekliyor. Tüm bagaj yerleri dolu. Koridoru sonuna kadar kontrol ediyorum, geri dönüyorum business kısmına bavulumu yerleştiriyorum. Bu arada tüm hostesler, yolcular bana bakıyor. 'Ulan ne pis adammış be bi yerleşemedi de uçamadık.' Koridor kısmında oturan neredeyse herkese el bavulumla çarpıyorum. Su katılmamış Mr.Bean performansımla sonunda yerleşiyorum, uçuyor ve konuyoruz. Mutlu son.

Uçaktan iniyorum, cüzdandan para almam gerekiyor. Cüzdanla beraber bir kağıt da çıkıyor. Çıktısını aldığım biniş kartım. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor.

**

Bilenler bilir, 24 çok tutunca hemen yerli versiyonunu yaptılar. Adı mahşer. Dizinin rezalet kötü olduğunu söylersem çok da şaşırmazsınız sanırım. Şurada da yazmıştım zaten bu kafada olduğumuz sürece adam gibi dizi çıkmaz bizden. Tutmuş dizinin aynısı al, 2 ayrıntı değiştir olsun sana 'Türkiye televizyonlarını kasıp kavuracak yeni dizi!' Tabi ki Mahşer'in sonu da farklı olmadı. 4. bölümde cuma geceyarısı 00.10'a alındı, sonra da ne oldu bilmiyorum açıkçası... Zaten İstanbul'da geçen bir gerçek zamanlı dizi düşünemiyorum. 24 bölümün 12'si trafikte geçen dizi mi olur? :)

Vakti zamanında bu konseptle ek$i sözlük'te çok dalga geçilmişti. Şuradan okuyabilirsiniz.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Psikopat Ebeveynler, Yarış Atı Çocuklar & The Nanny Diaries

Türkiye'de çocuk/genç olmanın zorluğu konusunda kimsenin bir şüphesi olmadığına eminim. İlköğretim 5'ten itibaren dershane, Anadolu Liseleri sınavı sıkıntısı bitince 1 yıl ara lisede tekrar dershane, özel ders, ek ders, yüzbinlerce soru vs. Gençler hayata bir yarış atı gibi başlıyor ve de çatlayana kadar koşturuluyor. Ciğeri daha kuvvetli olanlar finish çizgisine kadar son sürat devam ederken, diğerleri eleniyor. Pek Darwin'vari bir o kadar da zalimce...

Geçenlerde Milliyet'de artık butik dershanelerin moda olduğunu okudum. Haberi aramama rağmen bulamıyorum -tam rakam vermek isterdim- ama Türkiye'de dershanelerin yıllık cirosunun insanın dudağını uçuklatan bir rakam (milyar dolarla ifade edilen) olduğunu okuduğumda ağzım açık kaldı. Bundan 8 sene önce yavaş yavaş küçülmeye başlayan dershaneler sonunda 'butik' olarak adlandırılacak kadar küçülmüşler demek ki...

Yine o dünlerde okuduğum bir haberde (bu sefer Hürriyet, görüyorsunuz Doğan olmasa yazacak bir şeyim yok...) nispeten ünlü sayabileceğimiz, kültürlü, okumuş etmiş insanların çocuklarını nasıl yetiştirdiği ile ilgili bir haber vardı. Habere göre artık çocuklar 3 yaşında keman derslerine gönderiliyor, doğumdan itibaren evde anne - babası sürekli yabancı dilde konuştuğu için ilk sözleri 'mom' (veya konuşulan dil neyse o dil) falan oluyor; 5 yaşında ata, 7-8 yaşında ise 2. yabancı dil kursuna gönderiliyor. 

Gerçekten insana şaka gibi geliyor ama değil. Bu haberi okuduğumda birkaç hafta kendime gelemedim ve anne - babama olan sevgi ve bağlılığım arttı. Bu bahsettiğim çocuklarından ufak Einstein yaratma hobisindeki insanlar Defne Samyeli ve eşi, Ayşe Arman ve sevgilisi (itiraf edin burda adını duymak sizi şaşırtmadı değil mi?) ve muadili insanlar. Sanki çocukları sürüş testindeki bir arabaymış gibi, yeni işlemci teknolojisini denermiş gibi zorlayarak; 5 yaşındaki ufacık bir çocuğun kaldırabileceğinden çok daha fazlasını yükleyerek neyi amaçlıyorlar süper merak içindeyim.

Bırakın çocuk bütün gün gebeş gebeş tv izlesin demiyorum. Şüphesiz biraz zihni çalıştırmada hiçbir sakınca yok. Okula gitmeden okuma yazma öğrenen, basit matematik işlemlerini öğreten anne babalar (misal benimkiler) bunu amaçlarken; günümüz anne babalarının bu tutumu, bende çocuklar adına ciddi bir acıma duygusu yaratıyor. Bu kadar çok kastıktan sonra da Ayşe Arman'ın evladı gibi oluyorsunuz. Bakın 3 yaşında annesine ne demiş: 'I said saçlar no dedim!'. Benim çocuğum böyle bir şey dese sanırım üzüntümden kanser olurum.

Bütün bu düşüncelerle senenin sabun köpüğü filmler dönemine girmişken kalkıp 'The Nanny Diaries''e gittik. Çok bir şey beklemeden izlenecek hoş bir film. Scarlett Johansson'un dekoltesiz ilk filmi (Kendine güvenen bir film yani) eli yüzü düzgün bir şekilde başlıyor ve bitiyor. Konuyu kısaca üniversiteden yeni mezun bir kız ne yapacağını bilemiyor, kendini bulmak için bir süre dadılık yapayım diyor; süper zengin bir aileye dadı olarak gidiyor olaylar gelişiyor şeklinde özetleyebiliriz. Çok da detaya girmiyim ama 5 yaşında gerçek bir psikopat yetiştiren bu aile dadının çocuğa yeterince iyi bakamadığını düşünüp bir danışman tutuyor. Danışmanın dadıya ilk sorusu 'Çocuğa Financial Times veya Washington Post okuyor musunuz?' oldu. Bu soru salonda gülüşmelere sebep olsa da acı ama gerçek türünden bir soruydu.

Bütün bunları gördükten sonra Türkiye'de normal bir çocuk yetiştirebilmenin başarı olduğuna inanıyorum ve normal bir insan olabildiğime seviniyorum,. Zaten siz hiçbir ek yapmasanızda yeterince zor olan çocuk olmak bir de bu tür tuhaf ebeveynler sayesinde hepten kördüğüme dönüşüyor. Çocuk dediğin koşar top oynar, barbie giydirir ne biliyim bilgisayar oynar. Hayat ilerde zaten insanları yeterince kasıyor, 3 yaşından özel derse başlamanın alemi yok. Bırakın çocuğunuz deterjan reklamındaki gibi hava kararıncaya kadar, toz toprak içinde koşsun. Zira bir daha bunu yapacak zamanı, zamanı olsa da hali olmuyor.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Hayvan (!)

Güne yine can acıtan bir haberle başladım. Artık gelenekselleşmiş 'Bodrum'dan dönen tatilciler arkalarında yüzlerce evcil hayvanı sokaklarda bıraktılar' haberinin 2007 zamanı gelmişti. Biliyorsunuz böyle kaymak bir kısım var. Yaz kış demiyorlar ya Cunda'dalar ya Bodrum'da hava bozunca pat eve. E bu hafta sonu da Bodrum'a yılın ilk karı yağınca; vakit eve dönme ve bu arada evlerine kabul ettikleri evcil hayvanlarını şutlama vakti oldu.

Gebeş gebeş evlerine dönerken arkalarında bıraktıkları 'Kangal, İngiliz seteri, kaniş, buldog, Sibirya kurdu ve terrier' cinsi köpeklerden anlaşılacağı üzere bu vatandaşların maddi anlamda bir sıkıntıları yok. İnsanın evine kedi/köpek alması silah zoruyla olmadığı için oldum olası eve alınan bir hayvanın nasıl sokağa atılabildiğini, size bu kadar bağlanmış bir canlıya nasıl bu kadar zalimce davranıldığını anlayamadım. 


Neyse ki sayı ve imkan bakımından çok yeterli olmasa da gönüllüler ve hayvan barınakları var. Her ne kadar buralar için kampanya yapanlar 'meczup' addedilseler veya 'ohooo önce sokaktaki evsizler nolcak' türü yersiz laflara maruz kalsalar da yılmıyorlar, yılmasınlar.

Evinize bir dost aldığınızda başınıza nelerin geleceği üç aşağı beş yukarı bellidir. Kedi sahipleri biraz daha şanslıdır ama genelde dostlarınıza vakit ayıracak, gezdircek, veterinere götürecek ve de seveceksiniz. Köpek alıp da gezdirmek gerektiğini bilmeyecek kadar sarışınsanız itirazım yok ama 'aaa bunu da günde 3 kere gezdirmek lazımmış benim o kadar vaktim yok o zaman ben bunu bi otoyol kenarına/yazlığıma bırakayım' diyorsanız sizde pek insanlık kalmamış. Gerçi bütün bu haberleri gördükten sonra 'hayvan' lafının bir küfür olduğu ve 'insanlık kalmamış' tabirinin de anlamı üzerine yeniden düşünmek gerekiyor gibi...

10 Aralık 2007 Pazartesi

Her Şeyin Başı Sağlık!

Bir insan hayatını yaşama konusunda ne kadar özgürdür? Bu uzun süredir kafamı kurcalayan bir soru. Bir çok yabancı filmde evin oğlanı/kızı 18 yaşına gelince tası tarağı toplar, kafası nereye istiyorsa oraya gider. Evin ebeveynleri de buna müdahele etmez, destekler (Yavrumuz kendi kanatlarıyla uçuyor tribi). Bizim daha bir koruyucu, kollayıcı; sahip çıkan bir yaklaşımımız var. O ince sınırı geçmediği sürece korunup kollanılmak, ilgilenilmek hoşuma gidiyor açıkçası.

"Bu benim hayatım; beni ilgilendirir!" genelde katıldığım bir cümle. Yine de konu, başlıktan da anlayacağınız üzere, sağlık olunca sevdiklerime müdahele etmekten kendimi alamıyorum. Her ne kadar annem diyetisyen olsa da hayatımın hiçbir evresinde hastalık hastası, sağlık delisi, enginar kabukları emen, kereviz suyu içen birisi olmadım. Dondurmayı kalorisine göre alan yazlık arkadaşlarım olsa da [onlar kendini biliyor :)] buluttan nem kapan, Michael Jackson gibi maskeyle dolaşan bir insan değilim; bu yaştan sonra da olacağımı çok sanmıyorum.

Yine de arabasının bilmemkaç bin km bakımını atlamayan, evindeki kedisi köpeği bir öğün yemek yemeyince karalar bağlayan, ahlar vahlar ile koşa koşa veterinere götüren insanlar söz konusu kendi sağlıkları olduğu zaman nasıl bu kadar umursamaz oluyorlar gerçekten anlamıyorum. Belli bir yaşı geçmişler veya ciddi bir sağlık sorunu yaşamış insanların düzenli olarak (mesela yılda bir) kendilerini kontrol ettirmelerinde nasıl bir sakınca var anlamış değilim. Malesef eğitim düzeyi yükseldikçe de "her şeyi bilirim" tribiyle doktora gitme oranı düşüyor. Her ne kadar "eğitim" yüksek gözüküyorsa da bu benim için gerçek bir cahillik işareti. Doktora gitmek için illa başınıza kötü bir şey gelmesi gerekmiyor. Beni de en iyi Ayşe anlar sanırım.

Hayat her ne kadar kişinin kendi hayatı da olsa onu sevdikleriyle paylaştığı sürece sevdiklerinin de söz hakkı oluyor. "Aaa rahmetli taş gibi adamdı noldu ki birden bire?" veya "Rahmetli taş gibi adamdı ama doktora gitmeyi sevmezdi." türü laflar en mutlu ve sakin anımda bile beni çileden çıkaran laflar. Kendinizi de kediniz kadar önemseyin lütfen.

Öptüm bye.

6 Aralık 2007 Perşembe

Şehir Milliyetçileri

Bir çocukluk arkadaşım daha askere gidiyor. Bu vesileyle bir kez daha ne kadar büyümüş olduğumu hatırlamış oluyorum. Orta 1’e gittiğini daha dün gibi net hatırladığım insanlar askere gidiyor, bir başkası “abi bak çocuğum oldu” diyor oysa aynı adamla daha dün su bombası yapıp camdan kızların kafasına isabet ettirmeye çalışıyorduk. Hayat en hızlı koştuğunu bildiğim atletten daha hızlı koşuyor.

Aykan’ı uğurlamaya Bursa’ya gittik. Gerçi gittiğimizde daha askere gitmesine 11 gün vardı ama olsun. Aykan ve ailesinde askere giden tüm ailelerde olduğu gibi bir endişe var. Gerçi Aykan çok da çaktırmıyor ama “Kötü bir yer olur mu? Uzun dönem gider miyim?” gibi sorular - doğal olarak – Aykan’ın zihnini kurcalıyor. Umarım diğer tüm asker adayları gibi istediğin yer olur...

Başlı başına ayrı bir post konusu olan 21 saatlik Bursa macerasında Aykan bir soru sordu: “Ee Bursa nası?” O noktada bana bir şey dank etti. Bazı şehirlerde oturan bazı şehir milliyetçisi arkadaşlar var. Bunlar nereye gitse, yeni kimle tanışsa yaklaşık 30 dakika içerisinde kendi şehrinin ne kadar muhteşem olduğunu, o anda bulunduğu şehrin ne kadar dandik olduğunu anlatmaya başlar. Kafanızı balon gibi şişirir. Bir tahmin alalım? Evet doğru tahmin ettiniz bunlar İzmir’li ve İstanbul’lular...

İstanbul’un ve İzmir’i ne kadar güzel olduğunu anlatmama gerek yok 1’inde yaşıyorum öbürünü de 1 – 2 kez gördüm, kardeşim yaşıyor vs. Fakat bu tutum gerçekten çok sıkıcı. Şahsen bir şehri ‘güzel’ kılan yegane özelliğin, o şehirde sizin için çok önemli olan insanlar bulunması ve o şehrin ‘yaşanırlığı’ olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler sağlandıktan sonra dünyanın her noktası benim için güzel olabilir. Dünyanın en güzel şehrinde yapayalnız olduktan sonra veya şehrin en güzel yerinde oturup oraya gitmek için her gün 4 saat yol yapıyorsanız aslında yaşamıyorsunuz demektir.

İzmir’li ve İstanbul’lu şehir miltanı arkadaşlarınızla sohbet ederken – özellikle Ankara’lıysanız - duyacağınız şudur: “Ankara mı ıyyyy memur şehri.” Birisine dayanamayıp sormuştum Ankara’yı ne zaman, nasıl gördün diye. Kendisi kuzeninin düğünü için 2 günlüğüne kaldığını söylemişti! Akraba düğününe gelip de 2 gün boyunca sürekli akrabalarla takılıp, düğünde göbek atıp evine dönen bir insanın gerçekten bu olay Nice'de geçse bile orayı beğeneceğini zannetmiyorum.

Şirket içinde eğitimde bir masaya oturmuştum. Masadakiler 1.5 aydır tanışan iş harici de görüşen tiplerdi (Hepsi İstanbul dışında oturup büyümüş, iş/üniversite için İstanbul’a taşınmışlardı). Konu 3 İzmir’linin de etkisiyle (toplamda masada 7 kişiyiz) İzmir’in ne kadar harika bir yer olduğuna, Ankara’nın İstanbul’un ne kadar boktan olduğuna geldi. Bundan sonra bir başkası sözü aldı Ankara’nın gri bir memur şehri olduğunu, içinin bayıldığını falan anlattı. Hepsi mutlu bir şekilde onayladılar. Bunu diyen insanın 22 yaşına kadar Samsun’da yaşamış olması ve sonradan ortaya çıktığı üzere Ankara’ya babannesinin yanına bir kaç kez 5 günlüğüne gittiği, bu kolektif onay durumunu değiştirmedi.

Böyle bir durum var. Herkes Ankara’ya, İzmir’liler de hem Ankara hem de İstanbul’a laf atarak aslında İstanbul’da nasıl süründüklerini unutmaya çalışıyor sanırım. Hepsi Ankara’yı yerin dibine batırdıktan sonra sanki az önce güzel bir dilim çikolatalı cheese – cake yemişçesine mutlu bir ifade takındılar ve hemen nasıl trafikte süründüklerine geldi konu. Böyle bir tezat olamaz sanırım.

Taze taze yaşadığım bir olay var. Dün sabah işe gitmek için bir otobüse koyunlar gibi sıkış tepiş bindikten sonra ön tarafa doğru akbillerimizi uzattık (otobüs o kadar doluydu ki anca arka kapıdan binebildik). Benden 1 durak sonra binen 2 kızın uzattığı öğrenci pasolu akbiller geri gelmedi. Baya birileri cebe attı akbilleri. Kızlar sırasıyla düzgün/kızgın/bağıran/ağlamaklı şekilde akbillerini defalarca rica ettiler. Kimse sesini yükseltip “ya versenize akbilleri” demedi. Şoföre kenara çekin, akbiller bulunana kadar devam etmeyin diyecek oldum (bu arada önlere kadar ilerlemiştim) adam öyle bir baktı ki bana sülaleme küfretse daha iyiydi. Böylece daha ay başında yeni doldurulan akbiller uçmuş oldu. Şimdi dilekçe ver uğraş dur yeniden akbil çıkar...

İkinci vaka gazeteden. Şu linkten detayını okuyacağınız bir intihar vakası. Alıntı yapalım:

2 yıl önce art arda anne ve babasını kaybeden Ayça İpek Büyükakbaş (27), geçen yıl da eşinden boşanınca bunalıma girdi. Yakın zamanda yeni bir ilişkiye başlayan Büyükakbaş, önceki akşam bindiği Üsküdar-Beşiktaş motorunda telefonla konuştuğu sevgilisiyle tartışmaya başladı. Bir anda gözyaşlarına boğulan Büyükakbaş, teknenin arka kısmına geçti. "Sana bunu yaşatmak istemezdim" diyen genç kadın, motordaki onlarca yolcunun önünde montunu, ayakkabısını çıkardı, çantasını yere bıraktı ve şaşkın bakışlar arasında kendini İstanbul Boğazı'nın karanlık sularına bıraktı. Tüm bu süre içinde genç kadına hiç müdahale etmeyen yolcular iş işten geçtikten sonra kaptana haber verdi.

Bir insan gözünüzün önünde intihar ediyor ve kimse kılını kıpırdatmıyor, kimse oralı değil. Kimse darılmasın ama ortalama bir İstanbul insanına 'insan' demek gerçekten çok zor. Tüm genellemeler yanlıştır bu bile klişesine takılmak istemiyorum ama o motorlara binenler gayet senin gibi benim gibi insanlar...

Ankara’ya “gri memur şehri” diyenleri düşünüyorum, şu an Levent’te 21. kattan Kağıthane/Seyrantepe tarafına bakıyorum (keşke elimde foto makinem olsa) ve gülüyorum (inanır mısınız gökkuşağının tüm renklerini birden görüyorum!). İstanbul’da 7 yıldır biriktirdiğim tüm sıkıntıları, karşılaştığım tüm odun insanları düşünüyorum ve “o gri memur şehrinin memur insanlarına kurban olayım” diyorum. Gerçekten hiçbir boğaz manzarası buna değmez...

P.S 1: Güle güle git, güle güle gel Aykan’ım...

P.S 2: Huzur içinde uyu Kerrigan...

14 Ekim 2007 Pazar

Ağva

İstanbul dev bir stres yumağı. En Pollyanna insan bile burada sinirden elektriklenerek dev bir mıknatısa dönüşebilir, infilak edebilir. Aslında herkesin malumu ama İstanbul'umuzun Londra'ya özenmesi ve son 4 gündür güneş yüzü görmememiz ve 2 gündür kesintisiz bir yağmur yağması da bu duruma pek olumlu bir katkıda bulunmadı. Hatta bir alıntı yapalım da görelim, İstanbul'a tatil için gelen Ayşe ne demiş:
Ankara'dan İstanbul'a 3 küsür saatte vardık, İstanbul'a vardıktan sonra köprüye ulaşmamız 1.5 saat sürdü. Burada trafiğin ne kadar bunaltıcı olduğunu anlatacak değilim ama nasıl nasıl nasıl böyle yaşanabilir her gün? Dönerken iyice felaketti yol İstanbul'a geliş istikametinde. Neredeyse Bolu'ya kadar trafik vardı. Bu çılgınlık. Ve eminim ki o konvoydakilerin çoğunluğu "Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünün" güzel olduğunu düşünmüyorlardı.

Hal böyle olunca yani en rahat ve güzel geçmesi gereken tatil günleri bile insanda stres yaratan bir yerde yaşıyorsanız en güzeli ilk fırsatta yakınlara bir yerlere kaçmak, İstanbul'u unutmak. O yakınlardan biri de tabi ki Ağva. Ağva İstanbul'dan yaklaşık 80 km kadar uzakta harika bir yer. Bu şirin yer ile ilgili en ufak detayın bile atlanmadığı bir rehber de mevcut. Şu adresten rehbere ulaşmak mümkün. Bu ufak belde huzur, ördekler, yeşillik, araba gürültüsünün olmadığı bir yer için yani anti-İstanbul için benzersiz bir örnek. Hatta benim gibi bir Ankara'lı için Kuğulu Park özlemimi bile gideren süper bir yer.



Ağva'ya gideli neredeyse 1 ay olmuş. Son büyük yaz tatilimin son hafta sonunda içim sıkıntılarla dolu gitmiştim. Bilmeden de olsa çok doğru bir tercihmiş. İnsanın tüm sıkıntısını, gerginliğini alan ılık bi rüzgar gibi bir yer. Küçük yerlerdeki "Acaba kız arkadaşımın elini tutabilir miyim?", "Küpeme bi şey derler mi?" türü mahalle baskısından [oh şu lafı kullanmadan ölmekten çok korkuyordum! :)] hiç nasibini almamış (Almasın da zaten). Ramazan ayının ilk hafta sonu gönül rahatlığıyla denize nazır bir kafede diğer 2-3 masanın eşliğiyle biramızı içtik. Kimse dönüp bakmadı bile...


Ağva'ya gittiğinizde, sağdaki fotoğraftan da göreceğiniz üzere, nehir kenarında bir sürü otel var. Biz Club Rivière'de kaldık. Otellerin çoğu Haziran - Eylül arasında tek gecelik rezervasyon almıyorlar. Ancak Eylül ayından itibaren havaların soğuması, okulların açılması vs gibi sebeplerle tek günlüğüne de gitmek mümkün (ki doğrusu da bence bu. Cuma akşamı iş çıkışı oraya sadece yatmaya gitmek için ekstra bir gün parası vermek bana saçma geliyor).

Kesinlikle bir sonraki fırsatta tekrar gidilmeyi hakediyor zira huzur -en azından benim- İstanbul'da en çok ihtiyaç duyduğum ve burası bunu depolamak için ideal bir yer!