26 Aralık 2007 Çarşamba

Psikopat Ebeveynler, Yarış Atı Çocuklar & The Nanny Diaries

Türkiye'de çocuk/genç olmanın zorluğu konusunda kimsenin bir şüphesi olmadığına eminim. İlköğretim 5'ten itibaren dershane, Anadolu Liseleri sınavı sıkıntısı bitince 1 yıl ara lisede tekrar dershane, özel ders, ek ders, yüzbinlerce soru vs. Gençler hayata bir yarış atı gibi başlıyor ve de çatlayana kadar koşturuluyor. Ciğeri daha kuvvetli olanlar finish çizgisine kadar son sürat devam ederken, diğerleri eleniyor. Pek Darwin'vari bir o kadar da zalimce...

Geçenlerde Milliyet'de artık butik dershanelerin moda olduğunu okudum. Haberi aramama rağmen bulamıyorum -tam rakam vermek isterdim- ama Türkiye'de dershanelerin yıllık cirosunun insanın dudağını uçuklatan bir rakam (milyar dolarla ifade edilen) olduğunu okuduğumda ağzım açık kaldı. Bundan 8 sene önce yavaş yavaş küçülmeye başlayan dershaneler sonunda 'butik' olarak adlandırılacak kadar küçülmüşler demek ki...

Yine o dünlerde okuduğum bir haberde (bu sefer Hürriyet, görüyorsunuz Doğan olmasa yazacak bir şeyim yok...) nispeten ünlü sayabileceğimiz, kültürlü, okumuş etmiş insanların çocuklarını nasıl yetiştirdiği ile ilgili bir haber vardı. Habere göre artık çocuklar 3 yaşında keman derslerine gönderiliyor, doğumdan itibaren evde anne - babası sürekli yabancı dilde konuştuğu için ilk sözleri 'mom' (veya konuşulan dil neyse o dil) falan oluyor; 5 yaşında ata, 7-8 yaşında ise 2. yabancı dil kursuna gönderiliyor. 

Gerçekten insana şaka gibi geliyor ama değil. Bu haberi okuduğumda birkaç hafta kendime gelemedim ve anne - babama olan sevgi ve bağlılığım arttı. Bu bahsettiğim çocuklarından ufak Einstein yaratma hobisindeki insanlar Defne Samyeli ve eşi, Ayşe Arman ve sevgilisi (itiraf edin burda adını duymak sizi şaşırtmadı değil mi?) ve muadili insanlar. Sanki çocukları sürüş testindeki bir arabaymış gibi, yeni işlemci teknolojisini denermiş gibi zorlayarak; 5 yaşındaki ufacık bir çocuğun kaldırabileceğinden çok daha fazlasını yükleyerek neyi amaçlıyorlar süper merak içindeyim.

Bırakın çocuk bütün gün gebeş gebeş tv izlesin demiyorum. Şüphesiz biraz zihni çalıştırmada hiçbir sakınca yok. Okula gitmeden okuma yazma öğrenen, basit matematik işlemlerini öğreten anne babalar (misal benimkiler) bunu amaçlarken; günümüz anne babalarının bu tutumu, bende çocuklar adına ciddi bir acıma duygusu yaratıyor. Bu kadar çok kastıktan sonra da Ayşe Arman'ın evladı gibi oluyorsunuz. Bakın 3 yaşında annesine ne demiş: 'I said saçlar no dedim!'. Benim çocuğum böyle bir şey dese sanırım üzüntümden kanser olurum.

Bütün bu düşüncelerle senenin sabun köpüğü filmler dönemine girmişken kalkıp 'The Nanny Diaries''e gittik. Çok bir şey beklemeden izlenecek hoş bir film. Scarlett Johansson'un dekoltesiz ilk filmi (Kendine güvenen bir film yani) eli yüzü düzgün bir şekilde başlıyor ve bitiyor. Konuyu kısaca üniversiteden yeni mezun bir kız ne yapacağını bilemiyor, kendini bulmak için bir süre dadılık yapayım diyor; süper zengin bir aileye dadı olarak gidiyor olaylar gelişiyor şeklinde özetleyebiliriz. Çok da detaya girmiyim ama 5 yaşında gerçek bir psikopat yetiştiren bu aile dadının çocuğa yeterince iyi bakamadığını düşünüp bir danışman tutuyor. Danışmanın dadıya ilk sorusu 'Çocuğa Financial Times veya Washington Post okuyor musunuz?' oldu. Bu soru salonda gülüşmelere sebep olsa da acı ama gerçek türünden bir soruydu.

Bütün bunları gördükten sonra Türkiye'de normal bir çocuk yetiştirebilmenin başarı olduğuna inanıyorum ve normal bir insan olabildiğime seviniyorum,. Zaten siz hiçbir ek yapmasanızda yeterince zor olan çocuk olmak bir de bu tür tuhaf ebeveynler sayesinde hepten kördüğüme dönüşüyor. Çocuk dediğin koşar top oynar, barbie giydirir ne biliyim bilgisayar oynar. Hayat ilerde zaten insanları yeterince kasıyor, 3 yaşından özel derse başlamanın alemi yok. Bırakın çocuğunuz deterjan reklamındaki gibi hava kararıncaya kadar, toz toprak içinde koşsun. Zira bir daha bunu yapacak zamanı, zamanı olsa da hali olmuyor.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Hayvan (!)

Güne yine can acıtan bir haberle başladım. Artık gelenekselleşmiş 'Bodrum'dan dönen tatilciler arkalarında yüzlerce evcil hayvanı sokaklarda bıraktılar' haberinin 2007 zamanı gelmişti. Biliyorsunuz böyle kaymak bir kısım var. Yaz kış demiyorlar ya Cunda'dalar ya Bodrum'da hava bozunca pat eve. E bu hafta sonu da Bodrum'a yılın ilk karı yağınca; vakit eve dönme ve bu arada evlerine kabul ettikleri evcil hayvanlarını şutlama vakti oldu.

Gebeş gebeş evlerine dönerken arkalarında bıraktıkları 'Kangal, İngiliz seteri, kaniş, buldog, Sibirya kurdu ve terrier' cinsi köpeklerden anlaşılacağı üzere bu vatandaşların maddi anlamda bir sıkıntıları yok. İnsanın evine kedi/köpek alması silah zoruyla olmadığı için oldum olası eve alınan bir hayvanın nasıl sokağa atılabildiğini, size bu kadar bağlanmış bir canlıya nasıl bu kadar zalimce davranıldığını anlayamadım. 


Neyse ki sayı ve imkan bakımından çok yeterli olmasa da gönüllüler ve hayvan barınakları var. Her ne kadar buralar için kampanya yapanlar 'meczup' addedilseler veya 'ohooo önce sokaktaki evsizler nolcak' türü yersiz laflara maruz kalsalar da yılmıyorlar, yılmasınlar.

Evinize bir dost aldığınızda başınıza nelerin geleceği üç aşağı beş yukarı bellidir. Kedi sahipleri biraz daha şanslıdır ama genelde dostlarınıza vakit ayıracak, gezdircek, veterinere götürecek ve de seveceksiniz. Köpek alıp da gezdirmek gerektiğini bilmeyecek kadar sarışınsanız itirazım yok ama 'aaa bunu da günde 3 kere gezdirmek lazımmış benim o kadar vaktim yok o zaman ben bunu bi otoyol kenarına/yazlığıma bırakayım' diyorsanız sizde pek insanlık kalmamış. Gerçi bütün bu haberleri gördükten sonra 'hayvan' lafının bir küfür olduğu ve 'insanlık kalmamış' tabirinin de anlamı üzerine yeniden düşünmek gerekiyor gibi...

10 Aralık 2007 Pazartesi

Her Şeyin Başı Sağlık!

Bir insan hayatını yaşama konusunda ne kadar özgürdür? Bu uzun süredir kafamı kurcalayan bir soru. Bir çok yabancı filmde evin oğlanı/kızı 18 yaşına gelince tası tarağı toplar, kafası nereye istiyorsa oraya gider. Evin ebeveynleri de buna müdahele etmez, destekler (Yavrumuz kendi kanatlarıyla uçuyor tribi). Bizim daha bir koruyucu, kollayıcı; sahip çıkan bir yaklaşımımız var. O ince sınırı geçmediği sürece korunup kollanılmak, ilgilenilmek hoşuma gidiyor açıkçası.

"Bu benim hayatım; beni ilgilendirir!" genelde katıldığım bir cümle. Yine de konu, başlıktan da anlayacağınız üzere, sağlık olunca sevdiklerime müdahele etmekten kendimi alamıyorum. Her ne kadar annem diyetisyen olsa da hayatımın hiçbir evresinde hastalık hastası, sağlık delisi, enginar kabukları emen, kereviz suyu içen birisi olmadım. Dondurmayı kalorisine göre alan yazlık arkadaşlarım olsa da [onlar kendini biliyor :)] buluttan nem kapan, Michael Jackson gibi maskeyle dolaşan bir insan değilim; bu yaştan sonra da olacağımı çok sanmıyorum.

Yine de arabasının bilmemkaç bin km bakımını atlamayan, evindeki kedisi köpeği bir öğün yemek yemeyince karalar bağlayan, ahlar vahlar ile koşa koşa veterinere götüren insanlar söz konusu kendi sağlıkları olduğu zaman nasıl bu kadar umursamaz oluyorlar gerçekten anlamıyorum. Belli bir yaşı geçmişler veya ciddi bir sağlık sorunu yaşamış insanların düzenli olarak (mesela yılda bir) kendilerini kontrol ettirmelerinde nasıl bir sakınca var anlamış değilim. Malesef eğitim düzeyi yükseldikçe de "her şeyi bilirim" tribiyle doktora gitme oranı düşüyor. Her ne kadar "eğitim" yüksek gözüküyorsa da bu benim için gerçek bir cahillik işareti. Doktora gitmek için illa başınıza kötü bir şey gelmesi gerekmiyor. Beni de en iyi Ayşe anlar sanırım.

Hayat her ne kadar kişinin kendi hayatı da olsa onu sevdikleriyle paylaştığı sürece sevdiklerinin de söz hakkı oluyor. "Aaa rahmetli taş gibi adamdı noldu ki birden bire?" veya "Rahmetli taş gibi adamdı ama doktora gitmeyi sevmezdi." türü laflar en mutlu ve sakin anımda bile beni çileden çıkaran laflar. Kendinizi de kediniz kadar önemseyin lütfen.

Öptüm bye.

6 Aralık 2007 Perşembe

Şehir Milliyetçileri

Bir çocukluk arkadaşım daha askere gidiyor. Bu vesileyle bir kez daha ne kadar büyümüş olduğumu hatırlamış oluyorum. Orta 1’e gittiğini daha dün gibi net hatırladığım insanlar askere gidiyor, bir başkası “abi bak çocuğum oldu” diyor oysa aynı adamla daha dün su bombası yapıp camdan kızların kafasına isabet ettirmeye çalışıyorduk. Hayat en hızlı koştuğunu bildiğim atletten daha hızlı koşuyor.

Aykan’ı uğurlamaya Bursa’ya gittik. Gerçi gittiğimizde daha askere gitmesine 11 gün vardı ama olsun. Aykan ve ailesinde askere giden tüm ailelerde olduğu gibi bir endişe var. Gerçi Aykan çok da çaktırmıyor ama “Kötü bir yer olur mu? Uzun dönem gider miyim?” gibi sorular - doğal olarak – Aykan’ın zihnini kurcalıyor. Umarım diğer tüm asker adayları gibi istediğin yer olur...

Başlı başına ayrı bir post konusu olan 21 saatlik Bursa macerasında Aykan bir soru sordu: “Ee Bursa nası?” O noktada bana bir şey dank etti. Bazı şehirlerde oturan bazı şehir milliyetçisi arkadaşlar var. Bunlar nereye gitse, yeni kimle tanışsa yaklaşık 30 dakika içerisinde kendi şehrinin ne kadar muhteşem olduğunu, o anda bulunduğu şehrin ne kadar dandik olduğunu anlatmaya başlar. Kafanızı balon gibi şişirir. Bir tahmin alalım? Evet doğru tahmin ettiniz bunlar İzmir’li ve İstanbul’lular...

İstanbul’un ve İzmir’i ne kadar güzel olduğunu anlatmama gerek yok 1’inde yaşıyorum öbürünü de 1 – 2 kez gördüm, kardeşim yaşıyor vs. Fakat bu tutum gerçekten çok sıkıcı. Şahsen bir şehri ‘güzel’ kılan yegane özelliğin, o şehirde sizin için çok önemli olan insanlar bulunması ve o şehrin ‘yaşanırlığı’ olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler sağlandıktan sonra dünyanın her noktası benim için güzel olabilir. Dünyanın en güzel şehrinde yapayalnız olduktan sonra veya şehrin en güzel yerinde oturup oraya gitmek için her gün 4 saat yol yapıyorsanız aslında yaşamıyorsunuz demektir.

İzmir’li ve İstanbul’lu şehir miltanı arkadaşlarınızla sohbet ederken – özellikle Ankara’lıysanız - duyacağınız şudur: “Ankara mı ıyyyy memur şehri.” Birisine dayanamayıp sormuştum Ankara’yı ne zaman, nasıl gördün diye. Kendisi kuzeninin düğünü için 2 günlüğüne kaldığını söylemişti! Akraba düğününe gelip de 2 gün boyunca sürekli akrabalarla takılıp, düğünde göbek atıp evine dönen bir insanın gerçekten bu olay Nice'de geçse bile orayı beğeneceğini zannetmiyorum.

Şirket içinde eğitimde bir masaya oturmuştum. Masadakiler 1.5 aydır tanışan iş harici de görüşen tiplerdi (Hepsi İstanbul dışında oturup büyümüş, iş/üniversite için İstanbul’a taşınmışlardı). Konu 3 İzmir’linin de etkisiyle (toplamda masada 7 kişiyiz) İzmir’in ne kadar harika bir yer olduğuna, Ankara’nın İstanbul’un ne kadar boktan olduğuna geldi. Bundan sonra bir başkası sözü aldı Ankara’nın gri bir memur şehri olduğunu, içinin bayıldığını falan anlattı. Hepsi mutlu bir şekilde onayladılar. Bunu diyen insanın 22 yaşına kadar Samsun’da yaşamış olması ve sonradan ortaya çıktığı üzere Ankara’ya babannesinin yanına bir kaç kez 5 günlüğüne gittiği, bu kolektif onay durumunu değiştirmedi.

Böyle bir durum var. Herkes Ankara’ya, İzmir’liler de hem Ankara hem de İstanbul’a laf atarak aslında İstanbul’da nasıl süründüklerini unutmaya çalışıyor sanırım. Hepsi Ankara’yı yerin dibine batırdıktan sonra sanki az önce güzel bir dilim çikolatalı cheese – cake yemişçesine mutlu bir ifade takındılar ve hemen nasıl trafikte süründüklerine geldi konu. Böyle bir tezat olamaz sanırım.

Taze taze yaşadığım bir olay var. Dün sabah işe gitmek için bir otobüse koyunlar gibi sıkış tepiş bindikten sonra ön tarafa doğru akbillerimizi uzattık (otobüs o kadar doluydu ki anca arka kapıdan binebildik). Benden 1 durak sonra binen 2 kızın uzattığı öğrenci pasolu akbiller geri gelmedi. Baya birileri cebe attı akbilleri. Kızlar sırasıyla düzgün/kızgın/bağıran/ağlamaklı şekilde akbillerini defalarca rica ettiler. Kimse sesini yükseltip “ya versenize akbilleri” demedi. Şoföre kenara çekin, akbiller bulunana kadar devam etmeyin diyecek oldum (bu arada önlere kadar ilerlemiştim) adam öyle bir baktı ki bana sülaleme küfretse daha iyiydi. Böylece daha ay başında yeni doldurulan akbiller uçmuş oldu. Şimdi dilekçe ver uğraş dur yeniden akbil çıkar...

İkinci vaka gazeteden. Şu linkten detayını okuyacağınız bir intihar vakası. Alıntı yapalım:

2 yıl önce art arda anne ve babasını kaybeden Ayça İpek Büyükakbaş (27), geçen yıl da eşinden boşanınca bunalıma girdi. Yakın zamanda yeni bir ilişkiye başlayan Büyükakbaş, önceki akşam bindiği Üsküdar-Beşiktaş motorunda telefonla konuştuğu sevgilisiyle tartışmaya başladı. Bir anda gözyaşlarına boğulan Büyükakbaş, teknenin arka kısmına geçti. "Sana bunu yaşatmak istemezdim" diyen genç kadın, motordaki onlarca yolcunun önünde montunu, ayakkabısını çıkardı, çantasını yere bıraktı ve şaşkın bakışlar arasında kendini İstanbul Boğazı'nın karanlık sularına bıraktı. Tüm bu süre içinde genç kadına hiç müdahale etmeyen yolcular iş işten geçtikten sonra kaptana haber verdi.

Bir insan gözünüzün önünde intihar ediyor ve kimse kılını kıpırdatmıyor, kimse oralı değil. Kimse darılmasın ama ortalama bir İstanbul insanına 'insan' demek gerçekten çok zor. Tüm genellemeler yanlıştır bu bile klişesine takılmak istemiyorum ama o motorlara binenler gayet senin gibi benim gibi insanlar...

Ankara’ya “gri memur şehri” diyenleri düşünüyorum, şu an Levent’te 21. kattan Kağıthane/Seyrantepe tarafına bakıyorum (keşke elimde foto makinem olsa) ve gülüyorum (inanır mısınız gökkuşağının tüm renklerini birden görüyorum!). İstanbul’da 7 yıldır biriktirdiğim tüm sıkıntıları, karşılaştığım tüm odun insanları düşünüyorum ve “o gri memur şehrinin memur insanlarına kurban olayım” diyorum. Gerçekten hiçbir boğaz manzarası buna değmez...

P.S 1: Güle güle git, güle güle gel Aykan’ım...

P.S 2: Huzur içinde uyu Kerrigan...

14 Ekim 2007 Pazar

Ağva

İstanbul dev bir stres yumağı. En Pollyanna insan bile burada sinirden elektriklenerek dev bir mıknatısa dönüşebilir, infilak edebilir. Aslında herkesin malumu ama İstanbul'umuzun Londra'ya özenmesi ve son 4 gündür güneş yüzü görmememiz ve 2 gündür kesintisiz bir yağmur yağması da bu duruma pek olumlu bir katkıda bulunmadı. Hatta bir alıntı yapalım da görelim, İstanbul'a tatil için gelen Ayşe ne demiş:
Ankara'dan İstanbul'a 3 küsür saatte vardık, İstanbul'a vardıktan sonra köprüye ulaşmamız 1.5 saat sürdü. Burada trafiğin ne kadar bunaltıcı olduğunu anlatacak değilim ama nasıl nasıl nasıl böyle yaşanabilir her gün? Dönerken iyice felaketti yol İstanbul'a geliş istikametinde. Neredeyse Bolu'ya kadar trafik vardı. Bu çılgınlık. Ve eminim ki o konvoydakilerin çoğunluğu "Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünün" güzel olduğunu düşünmüyorlardı.

Hal böyle olunca yani en rahat ve güzel geçmesi gereken tatil günleri bile insanda stres yaratan bir yerde yaşıyorsanız en güzeli ilk fırsatta yakınlara bir yerlere kaçmak, İstanbul'u unutmak. O yakınlardan biri de tabi ki Ağva. Ağva İstanbul'dan yaklaşık 80 km kadar uzakta harika bir yer. Bu şirin yer ile ilgili en ufak detayın bile atlanmadığı bir rehber de mevcut. Şu adresten rehbere ulaşmak mümkün. Bu ufak belde huzur, ördekler, yeşillik, araba gürültüsünün olmadığı bir yer için yani anti-İstanbul için benzersiz bir örnek. Hatta benim gibi bir Ankara'lı için Kuğulu Park özlemimi bile gideren süper bir yer.



Ağva'ya gideli neredeyse 1 ay olmuş. Son büyük yaz tatilimin son hafta sonunda içim sıkıntılarla dolu gitmiştim. Bilmeden de olsa çok doğru bir tercihmiş. İnsanın tüm sıkıntısını, gerginliğini alan ılık bi rüzgar gibi bir yer. Küçük yerlerdeki "Acaba kız arkadaşımın elini tutabilir miyim?", "Küpeme bi şey derler mi?" türü mahalle baskısından [oh şu lafı kullanmadan ölmekten çok korkuyordum! :)] hiç nasibini almamış (Almasın da zaten). Ramazan ayının ilk hafta sonu gönül rahatlığıyla denize nazır bir kafede diğer 2-3 masanın eşliğiyle biramızı içtik. Kimse dönüp bakmadı bile...


Ağva'ya gittiğinizde, sağdaki fotoğraftan da göreceğiniz üzere, nehir kenarında bir sürü otel var. Biz Club Rivière'de kaldık. Otellerin çoğu Haziran - Eylül arasında tek gecelik rezervasyon almıyorlar. Ancak Eylül ayından itibaren havaların soğuması, okulların açılması vs gibi sebeplerle tek günlüğüne de gitmek mümkün (ki doğrusu da bence bu. Cuma akşamı iş çıkışı oraya sadece yatmaya gitmek için ekstra bir gün parası vermek bana saçma geliyor).

Kesinlikle bir sonraki fırsatta tekrar gidilmeyi hakediyor zira huzur -en azından benim- İstanbul'da en çok ihtiyaç duyduğum ve burası bunu depolamak için ideal bir yer!

7 Ekim 2007 Pazar

Konyalım Yürü!

Basında da sıkça duymuşsunuzdur, 30 Eylül itibariyle Hz.Mevlana 800 yaşına bastı! Aslında son 10 güne "ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" lafının komik japonca çevirisiyle haber olmuş bu önemli gün için (Çeviriyi de üşenmedim buldum: “olan şeyi gibi olmakla aynı zamanda ya da olmak için olduğu gibi olan şeyi olunuz” komedi hakkatten!) gerek Kültür Bakanlığı, gerek Mevlana Vakfı, gerekse yerel otoriteler çokça vakit ve emek harcayarak Konya Stadyumu'nda bir konser ve gösteri hazırladılar. MFÖ, Ahmet Özhan, Orhan Şallıel ve Senfoni Orkestrası'nın konser verdiği geceye üyesi olduğum müzikal topluluğu "huuu Allah" nidasıyla katıldı. Neyse konumuz konser değil, Konya.

Konya devletimizin böyyükşehir diye tanımladığı şehirlerden. Yine de hayatınızda büyük üçlüden başkasını görmemişseniz büyükşehir belediyesi verilmiş bu kentleri büyük saymanız mümkün olmuyor. Yine de kesinlikle küçük bir yer değil. Otobüste giderken klişeden taviz vermedik ve "Konya Türkiye'nin en muhafazakar şehriymiş ama Tekel'e göre de en çok Rakı orda tüketiliyormuş" dedik. Bu doğru mu değil mi bilmiyorum ama Konya gerçekten haddinden fazla muhafazakar bir şehir. Sokakta giderken oldukça normal giyinmiş 1-2 arkadaşımıza atılan laflar ve bakışlardan sonra bir milim şüphemiz kalmadı. Shibafu'nun da çok iyi hatırlattığı üzere Mevlevilik gibi hoşgörü öğretisine sahip içinde üniversite bulunduran bir şehrin daha hoşgörülü bir yer olması bekleniyor ama maalesef öyle değil. Konser gecesi Mevlana Vakfı adına konuşmaya gelen hanıma stadın önemli bir bölümünün "kafir" diye tempo tutması -aralarında nasıl bir anlaşmazlık var ise de- kabul edilebilir bir şey değildi.

Konya sokaklarında 100 mt kadar yürüdükten sonra şehirde Mevlana'nın ve öğretisinin ne derecede iz bıraktığını görmek mümkün (Tabi bu iz sadece şekli). Neredeyse Mevlana ile ilgili bir şey görmeden 3-5 adım atmak mümkün değil. Mevlana Berberi, Kasabı, Kebapçısı, Kırtasiyesi, Züccaciyecisi aklımda kalanlardan. Ayrıca Mevlana'nın lafları üst geçitlerden, billboard'lara heryerde mevcutlar. Yine de bu detaylardan çok benim dikkatimi en çok çeken oldukça güzel binaları oldu. Örneğin solda gördüğünüz alelade bir banka şubesi için ne kadar güzel değil mi? Bu sağdaki de Valilik Binası.







Konya'ya gidiş amacımız belli olduğu için Hz.Mevlana Türbesi ziyaret edilecek yerler listesinde ilk sıradaydı. Türbe, kapısında kuyruk olacak derecede kalabalık ve içinde sayısına şaşıracağınız derecede turist içeren bir yer olarak karşımıza çıktı. Yine bir klişe fakat "Elin Avrupalısı" yine kıtanın öbür ucundan kalkmış gelmiş birçoğumuzun haberi olmadığı yerleri, günleri bizden iyi biliyordu.



Türbenin içinde ufak bir müze, mevlevilere ait bir sergi ve bir hediye dükkanı var. Yoğun kalabalıktan tam bakamadık ama müze ve ilintili bilgiler çok da iyi değil gibiydi. Bir çok yerde bilgilerin sadece Türkçe verilmesi turistlerin düşünülmemiş olması bir eksiklikti.

O güne mi özgü bilinmez ama biz gittiğimizde içeridekilerin önemli bir kısmı kızına hayırlı bir koca aramakla meşguldü. En son içeride bir kemana bakarak "Allah'ım kızıma hayırlı bi koca nasib et yarabbi!" diye dua eden teyzeyi görünce sigortalarım attı ve dışarı çıktım. Bu ayrıca kader/kısmet/inanç konulu başka bir postta inceleneceği için geçiyorum.



Konya'lıların patentini aldığı bir yiyecekleri de var: Etli ekmek. Aslında Lahmacun kelimesinin Türkçe'si olan (Lahm: Arapça et, Macun: Hamur, ekmek gibi) bu yemek görüntü bakımından da bilmeyen birisi için gayet lahmacundur. Lahmacundan tek farkı daha az baharat içermesi ve de parça et içermesi. Ne lezzet olarak ne de başka bir yönüyle çok da fazlası olan bir yemek değil.

Özünde Konya 2 günlük bir seyahat için ideal. Daha kısası az, daha fazlası ise sıkıcı olabilir. Tabii önceden iyice araştırıp gidilecek yerleri iyice belirledikten sonra.

25 Eylül 2007 Salı

Mahallenin Güvenliğinden Sorumlu Teyzeler

Türkiye'nin sivil savunmasında böyle ciddi bir oluşum var: "Cam veya Balkonda Oturan Fahri Polis Memureleri". Bu teyzeleri ilk farkedişim İstanbul'a üniversite için geldiğimde kiralık ev ararken oldu. Genelde sokakta yürürken kafanızı kaldırıp apartmanlara bakmadığımız için (bakın genelde dedim) bu teyzelerin varlığından çok da haberdar değiliz. Oysa onlar yazları birbirimizi korkutmak için anlattığımız hikayelerdeki gibi "hep oradalar ve bizi hep izliyorlar".

Ayrıca bu teyzelerin ciddi bir database'leri de var. Yine bir taşınma söz konusu. Aynı mahalle içinde 2 apartman sağa taşınıyoruz. Yollarda rezil rezil eşya taşırken aslında neredeyse hiçbir üyesine selam vermediğimiz (yabanilikten değil mahalle muhabbeti kastığından) mahallenin tüm teyzelerinin bir şekilde bizimle ilgili tüm detayları bildiğini farketmiştik. Nereliyiz, hangi okul, eve gelip giden erkekler, kızlar vs. Neredeyse beni, benim kendi ananemden daha iyi tanıyan teyzelerin olması fikri bir parça ürkünç geliyor!

Tonton teyze tadındaki bu insanlarda çok ciddi bir kayıt sistemi de var. Muhtarla yarışabilecek derinlikte bilgi sahibi bu insanlardan şöyle bir cümle duymak mümkün. "Onlar önce Göztepe'ye taşındılar orda hanımın eltisi var. Yazları, Didim'e gidiyolar yazlık var, oğlanda üniversitede not ortalaması da 2,4". Yani sanırsınız bahsedilen aranılan bir terörist! Bu nasıl bir istihbarattır anlamak mümkün değil. Sorun, en son 6 yıl önce yolda ayaküstü bir karşılaşmışlardır ama Brotherhood of Cam Teyzeleri aralarında da sadece kendilerinin bildiği muazzam haberleşme ağlarıyla her haberi anında alırlar!

Eskiden olsa teyzelerden gelen soruları hafif ters bir şekilde cevaplayarak muhabbeti uzatmamayı seçiyordum fakat artık korkuyorum. Ters bir cevap verirsem, teyze birden dürbünlü tüfeğini çıkarır ve "say hello to my little friend!" der mi acaba? :)